Ana Portreler Ali Kahyaoğlu : Marazi fahrilikten ahlaklı profesyonelliğe geçmek şart

Ali Kahyaoğlu : Marazi fahrilikten ahlaklı profesyonelliğe geçmek şart

3058
1
PAYLAŞ

ali-kahyaoglu-06’33’ Ali Kahyoğlu’nu (DŞ, 1959-67) biz okula girdiğimizde (1966) lise sondaki abimiz olarak tanımıştık. O zaman bize dev gibi görünürdü… sonra küçükler takımında koçumuz olarak gördük, bir maçtan sonra “haydi çocuklar karnımızı doyuralım !” deyip bizi lokantaya götürmesi bana çok şaşırtıcı gelmişti. Çocuk kafamda o kadar insana bir kişinin yemek ısmarlaması acayip/olağanüstü bir şeydi sanırım, sıkışık mali olanaklarımızda pek görmediğimiz bir olay… Sonra Ali abiyi Spor ve Sergi Sarayı’nda basketbol maçlarında seyrettik, yine dev gibiydi, bu sefer boyutuyla değil, oyunuyla; çünkü bu arada biz biraz ‘büyümüştük’…

Basketçi, antrenör, yönetici, basketçi, futbolcu, voleybolcu, yüzücü… Basketbolun her alanında çalışmış, spor ve Darüşşafaka için kafa yormuş bir insanı bulunca, resimlerle birlikte sorduk, işte yanıtları.

Basketbolla Darüşşafaka’da tanışma

Nasıl bir öğrenciydim ? Gerektiği kadar çalışan bir öğrenciydim, tarihi çok severdim… Öğrencilik yıllarımda tabii hatalarım oldu ama ders de aldığımı düşünüyordum. Spor dışında hobilere pek yer yoktu gençlik yıllarımda, bir yandan spor, bir yandan çalışma bir yandan üniversite, eğlenceye/hobiye zaman kalmıyordu…

Basketbolla Darüşşafaka’da tanıştım tabii. Yeni binanın yanından aşağıya bir merdiven inerdi. Bu merdiven nereye gidiyor dedim kendi kendime. Birkaç kişiyi de inerken gördüm. Bir indim, bir baktım basketbol sahası ! Nedret Abiler, Dursun Abiler, bütün o şampiyon takım atlas eşofmanlar içinde sahadaydı. Sonradan öğrendim o açık hava sahasının zemini kauçuklu asfaltmış, Süreyya Yücelge yaptırmış. Süreyya Bey o zamanlar Türkiye’nin önde gelen avukatlarından biriydi ve Darüşşafaka Cemiyeti Genel Sekreteriydi.

 

ali-kahyaoglu-05

 

DSK ile tanışma

Benim kulüple ilişkim yıldız takımında başladı. Orta 3’teydim o zaman. Daha sonra da kulüp takımında oynamaya devam ettim. Hem okuyordum, hem oynuyordum. Fakat 70’lerde kulübün oyuncularını okula almamaya başladılar. Ben de o zaman bıraktım Darüşşafaka takımını. Bir süre Pertevniyal takımında oynadım ama kayda değer bir dönem değil.  İş hayatımdan David Eskenazi ile tanışıyordum. İstanbullu Musevilerin Yıldırımspor diye bir kulübü vardı. Onların sayesinde basketboldan hayatımda ilk ve son kez olmak üzere para kazandım ! O zaman hem Koç Holding merkezinde çalışıyordum, hem üniversitede okuyordum. Koç’ta aldığım maaşımın üç katını verdiler bana Yıldırımspor’da. Sezon başında bütün sporcuları meşhur doktor Reşat Dermanver muayene ederdi. Sıraselviler’deydi muayenehanesi. Çok sıkıntılı bir süreçti. Muayene ettiği filan yoktu ama bir buçuk saat kuyrukta beklenirdi. Yıldırımspor’dan teklif geldiği zaman sırf bu sebepten bile gelmek istemediğimi söyledim. Artık soğumuştum basketbol oynamaktan. Antrenör Yaşar vardı, benim yerime gidip muayene olmuş, lisansımı çıkarmış. Böylece oynamaya başladım ve Yıldırımspor’u 2. Lige çıkardık.

 

ali-kahyaoglu-03
Fethi Aytuna ile. Kasım 2014. DSK Yönetim Odası, Maslak.

 

Yıldırımspor, George Rush ve 2. Lig

Yıldırımspor’da üç sezon oynadıktan sonra tekrar Darüşşafaka’ya döndüm. Bonservisim Eskenazi’nin elindeydi, istese vermeyebilirdi. Yavuz abi ve Nedim abiyle ofisine gittim, ‘son iki yıl kaptanlık yaptım, camia olarak memnun musunuz?’ diye sordum. ‘Seni idol olarak almış binlerce Musevi çocuğu var,’ dedi. ‘Ben artık Darüşşafaka’ya dönmek istiyorum,’ dedim. Kararım hoşuna gitmese de bonservisimi verdi. Ben geldiğimde Darüşşafaka mahalli ligde oynuyordu, 2. Lige çıkarttık. İdareciyken de kısmet 1. Lige çıkarmak oldu. Bizim oynadığımız dönemde 2. Lige çıkıp düştükten sonra 1980’lerde tekrar çıktı. Darüşşafaka’ya döndüğüm zaman takıma George Rush adlı bir Amerikalı da almıştık. George Rush sosyal bir suçtan dolayı ABD’den Karamürsel’deki Amerikan üssüne sürülmüş. Oraya birkaç kez üniversiteden arkadaşlarla maça gitmiştik. İlk maç esnasında bir baktım, inanılmaz bir oyuncu var. Türkiye’de ilk defa reverse yapan, bacak arası yapan bir oyuncu görmüştük. Bizde hiçbir şey yoktu o zamanlar, dümdüz oynardık. Dehşete kapıldım o an. İlk maçı oynadık ki ben Türkiye için iyi bir adamdım. Nefes alamadım. Kenara çıkmak için yalvardım. Çok hızlı bir tempo vardı, şok olmuştuk. Ondan sonra üç-dört kez daha oynadık, onları yakaladık. Bir kere de yendik hatta. İşte orada bu George Rush’la arkadaş oldum ben ve Darüşşafaka’da oynattım. Her oyununda 50 lira, 100 lira para verirdik. Mahvettik rakipleri, efsane olduk o zaman. George gelince bütün dengeler bozulmuştu. Ben iyi oynuyordum, bir tane daha iyi oyuncumuz vardı. Üç kişiyle terfi maçlarını sildik süpürdük ve 2. Lige çıktık. Sonra bu oyuncuyu 1972 Münih Olimpiyat Oyunları için Amerikan takımına çağırdılar.

ali-kahyaoglu-04
Öktem Kalaycıoğlu basketbola adanmış yılları dinliyor. 2014. Maslak, DEK Yerleşkesi, DSK odası.

Yemeğe kavuştuk !

O zaman çok zor şartlar altında sürdürüyorduk sporculuğu. İşten çıkıp akşam idman yapıyorduk. Eve dönmemiz saat gece saat 11’i buluyordu. Henüz 2. Ligde değilken maçları Teknik Üniversite (Gümüşsuyu binasındaki) salonunda oynuyorduk. Seyredenlere sempatik geliyorduk herhalde. Bir maçtan sonra çağırdılar. ‘Kimsin? Ne yapıyorsun?’ gibi sorular sordular. Darüşşafakalı olduğumu söyledim. ‘Nerede yiyorsunuz yemekleri?’ diye sordular. ‘Bir yerde yediğimiz yok,’ dedim. Gerçekten berbat durumdaydık. Meğer soran üniversitenin öğrenci birliği başkanı Celal Sölpük’müş. Sonradan Eskişehirspor’un efsane başkanın oğluydu. Eskişehir’in kuvvetli ailelerinden birinin oğluydu. Yemekleri de bunlar ayarlıyormuş. Yemekhane sorumlusunu çağırdı. ‘Bak bu çocuğu iyi tanı, ne zaman gelirse çift, çok beğenirse üç porsiyon yemek vereceksin,’ dedi. Sevincimden ağlayacak gibi olmuştum. Üç sene filan o şekilde yemek yedim orada ve biraz kendime geldim. Spor yaptığımız için normal insanlardan daha fazla yemek yemek zorundaydık.

Bir de elbise…

İkinci ligde çok kanlı maçlar oynardık. Fakat birbirine benzemeyen formalarla sahaya çıkıyorduk. Tayfun’ların sınıfı bize hediye olarak forma yaptırmıştı. Harika bir forma yaptırmışlardı, Türkiye’nin en iyisini yaptırdılar. Para-mara yoktu, tamamen takım aşkı uğruna oynuyorduk. Hatta enteresan bir anım vardır. Ya lise son sınıf ya üniversitenin birinci sınıfındaydım. Yalçın Granit antrenördü. Kurtuluş’ta Tomaidis vardı mesela, milli oyuncuydu. Onunla iddiaya girmiş, daha üç sayı uygulaması olmadığı halde 22 sayı atmıştım bir maçta. Beni pivot oynatırlardı o zaman, sonra dışarıda oynamaya başlayınca çok faydasını gördüm. Ben çabuktum tabii, Tomaidis otuz yaşında, 2 metrelik bir adamdı. O zamanlar 2 metrelik oyuncu nadirdi. Tomaidis’in orasından, burasından geçip atıyordum. Yalçın Abi iddiayı kazandığı için çok keyifliydi. Benim haberim yok tabii. Yavuz Şeremetoğlu onun asistanıydı, maçtan sonra, ‘Ali sen Kurtuluş’a gel,’ dedi. Gittim Kurtuluş’a, bir Ermeni terzi bana jilet gibi iki tane takım elbise yapmıştı. Film artistlerine benziyordum onları giyince. Daha öğrenciyim, sürünüyorum, cebimde beş kuruş para yok ama kıyafetime bakan beni zengin çocuğu zanneder. Belediye otobüslerine Cüneyt Arkın gibi biniyordum!

Bilek kırılınca transfer de yatıyor

Aydan Siyavuş 1947 doğumludur. Gençliğinde de kiloluydu ama çok teknik basketbol oynardı. Biz onunla beraber altyapıda büyüdük. Ben Darüşşafaka’da oynarken o Kadıköyspor yıldız takımındaydı. Beni iyi bilirdi. Biz Darüşşafaka ile 2. Ligde harika sezonlar oynadık. Onlar da Kadıköyspor olarak  kümeye çıktılar. Bakırköy’de Gelik restoranın açıldığı seneydi. Aydan Siyavuş ve babası at yarışına meraklıydı. Beni Gelik’e açılışa çağırdılar. Onlar oradan hipodroma gittiler. Ben o zaman yaz olduğundan Ataköy’de açık havadaki yaz turnuvasına gittim. Bütün eski iyi oyuncular bir Yeşilköy’e, bir oraya gelirdi. Gece maçlar yapardık. Çok sükseliydik. Bütün tribün kızlarla dolu olurdu. Maç esnasında rakip takımdaki oyuncu ayağını araya sokunca bileğim kırıldı. O sırada Kadıköyspor’a ciddi bir paraya transfer oluyordum. Bileğim kırılınca onüç ay oynayamadım. Transfer de olmadı tabii…

Başarılı takımın oyuncuları topu imzalamışlar, DSK’nın Darüşşafakalılar Derneği gecesine aramağanı. Birazdan açık arttırma ile Derneğe güzel bir katkı sağlanacak. 2002.

DSK’da yöneticilik yılları

Takım 2. Lige çıktığında ben de 32-33 yaşlarındaydım artık. Oynamayı bıraktım ama hemen antrenörlüğe başladım. Onun ardından yönetici olarak hizmet yaptım. Salonu seyircili hale getirene kadar neler yaptım, anlatsam günler yetmez. Kendimce en önemli icraat Derbentlileri salona çekmekti. Derbent’e arka kapıdan hiç kimse çıkamazdı, daha inşaat sırasında bozuşmuşlar. O anlaşmazlığı bitirdim. Kahvelerine gittim, basketbol öğrettim. Ne zaman nasıl bağırmaları gerektiğini anlattım. Derbentliler iki otobüsle deplasmanlara gelmeye başladı. Onlara kumanyalar hazırlattım. Ankara, İzmir, Konya gibi şehirlere götürdüm, getirdim. Böylece Darüşşafaka’ya bağlandılar. Sonra öğrencilerle kardeş oldular, beraber maç seyretmeye başladılar. Çevre okullara ziyaretler yaptım. Okulun çevresindeki sitelerin yöneticilerine iki defa yetmiş kişilik yemek verdim. Gazete satıcılarına biletler dağıttım. Dört bin seyircinin olduğu en az otuz maç oynandı.

Efes Pilsen, Galatasaray…

Tuncay Özilhan İktisat Fakültesinde sınıf arkadaşımdı, askerde de aynı mangayı paylaştık. Gelin bizim salonda oynayın maçlarınızı dedim. Altı sene boyunca Efes Pilsen maçlarını bizim salonda oynadı. Faruk Süren vasıtasıyla Galatasaray’ı da bizim salona getirdik. Süren salon kirası dışında 110 bin dolarlık fitness ekipmanını bize hediye etti. Kimse bir kuruş reklam parası vermiyordu. O zaman maçları yayınlayan HBB diye bir kanal vardı. Kanal buraya yakındı, Seyrantepe’deydi. Naklen yayın aracı gerekmedi, salonun tepesine verici koydular.  Maçlar yayınlanınca kenarlara ve göbeğe reklam almaya başladık. Sonra benim de gayretlerimle TBF’de havuz kuruldu. Böylece televizyon yayınlarından üç kat fazla para almaya başladık. En önemlisi, Darüşşafaka’nın varlığını borçlu olduğu transfer yönetmeliğini Turgay Demirel’in başkan seçildiği 1992 yılında beraber yazdık. O sayede Darüşşafaka oyuncu tutmaya başladı. Kulüp isterse yetiştirdiği oyuncu beş yıl kalmak zorundaydı. O kaide çıkmasaydı Darüşşafaka olmazdı. O zaman oyuncu yetiştirdik ve onları istersek sattık, istersek makul ücretlerle bizim oldu.

aile
2002 Darüşşafakalılar Derneği yemeğinde

 

Süper oyuncu Michael Ansley’in transferi

Bizim en önemli transferimiz sayı kralı Michael Ansley’di. O zamanlar uydudan Pazar günleri saat 12’de İspanya ligi maçları gösterilirdi. Ben de o maçları seyrediyordum. Michael Ansley Malaga’da oynuyordu. Hayran olmamak mümkün değildi. İki sene üst üste İspanya liginde MVP seçilmişti. İspanya’da Jacinto Castillo adında bir arkadaşım vardı. Önceleri antrenörken bezmiş, oyuncu menajeri olmuş. Aynı zamanda NBA’den Charlotte takımının Avrupa temsilcisi olmuştu. Buraya da maçlara gelirdi, o zaman arkadaş olmuştuk. Onunla konuşurken Darüşşafaka ile ilgili hayallerimi anlatırdım. Bir gün, Ağustos ayı bitmek üzereyken telefon açtı bana. ‘Ali kaç paran var?’ diye sordu. ‘Bizde para ne arar,’ dedim. Israr etti bu. Önceki sene oynayan yabancı oyunculardan birini elimizde tutmuştuk. Öbürü ben gelmeyeceğim dediği için bir yabancı oyuncu açığımız vardı. ’80.000 dolarımız var,’ dedim. ‘Çok az söyledin, sana çok önemli bir şey söyleyecektim,’ dedi. ‘Sen yine söyle, ben bir tutuşayım, sonra ne yapacağımı söylerim,’ cevabını verdim. ‘Michael Ansley,’ dedi, ‘Şakanın sırası değil,’ dedim. Sonra işin aslını anlattı. Malaga takımında idari kriz çıkmış. Yeni idare heyeti eski antrenörü gönderip yenisini getirmiş. Yeni antrenör, ‘Michael çok iyi oyuncu ama benim sistemime uygun değil,’ diyor. Ağustos sonunda bırak İspanya’yı bütün Avrupa’da takım bulmasına imkân yok. Arkadaşım bunu anlatıp, ‘Ne kadar verebilirsin?’ diye sordu. ‘Sen bana bu işin tabanını söyle,’ dedim. ‘200 bin,’ dedi. 200 bin dolar adamın gerçek fiyatının üçte biriydi. Ben hemen oraya buraya koşturmaya başladım. Sponsorlara, reklam verenlere, herkese gittim ve 180.000 dolar ayarladım. İspanya’daki arkadaşıma telefon açıp durumu bildirdim. ’20.000 dolar da prim koyalım, sen onu ikna et,’ dedim. Tabii gelince primi 20 bini aştı. Adam o kadar iyi oynuyordu ki, ilk geldiği sezon 23 sayı ortalamasıyla sayı kralı oldu.  Ülker yöneticileri beni aradılar, ‘Bizi reddetmişti bu adam, nasıl aldınız?’ diye sordular. Ertesi sene ücretini 300.000 dolara çıkardık, o da burada kaldı. Üç yıl Darüşşafaka’da kaldı. 29 yaşında gelmişti. 32 yaşında Polonya’ya gitti. Onun oynadığı yıllarda ligi hep üçüncü bitiriyorduk.

Aile ve özel

Çocukları basketbola ben mi “ittim” ? Güzel soru…Mehmet beni oynarken seyrederdi,  okuma yazma bilmezken sayı levhasında geri düştüğümüzü anlar ve ağlardı ! O kendiliğinden erkenden başladı basketbola… Ömer ise 13 yaşına kadar bırakın oynamayı maç bile seyretmedi, ama başladıktan 3-4 yıl içinde milliye yükseldi. Yetenek ve doğru çalışmanın sonucu diyebiliriz…Fakat çok erken sakatlandı, o zamanlardaki olanaklarla da tekrar sahalara aynı güçte dönmesi mümkün olmadı. Can ise çok yetenekliydi, biraz oynadı ama 180 cm boyuna rağmen bunu problem etti, kısayım diye bıraktı basketi…Mehmet’in Bayrampaşa’da spor mağazası var … Ömer antrenörlük yapıyor… Can ise dört yıldır Şangay’da, iş yapıyor.
Ben pek tatil yapmam, daha çok işle meşgul olarak zamanımı geçiriyorum. Ancak üç oğlum da bir araya gelirse tatile onlarla giderim, o da pek sık olmuyor.

Spora, basketbola dair son bir kaç söz

Bizim en yüksek bütçeli senemiz 1,8 milyon dolardı. O sezon Tofaş 22 milyon dolar harcayarak şampiyon oldu ve ertesi sene kapandı. Biz o sezon üçüncü olmuştuk. Altımızdakilerin yarısının bütçesi bizim üç-dört katımızdı. Biz yetiştirdiğimiz oyuncular sayesinde o başarıyı elde ettik. Önce kendin deliler gibi çalışacaksın ama nasıl çalıştırılması gerektiğini de bileceksin, yoksa boşa çalışmış olursun.

Spora ilişkin süzülmüş kanaatim şudur : Ülkede sporun gelişmemesinin nedeni kulüp statüleri, yani dernek statüleri. Marazi fahrilikten ahlaklı profesyonelliğe geçmek şart.

Fotoğraflar…

Fotoğraflara bakıyoruz. Tunçer Gömeçli’nin derlediği ve hatta bir powerpoint sunumuyla da açıklamalar eklediği resimler… Aşağıda onları göreceksiniz ama bu arada gelin Ali Kahyaoğlu’nun resimler eşliğinde söylediklerini dinleyelim :

Lise 1 veya 2: Lise 2 Fen sınıfı Fizik öğretmenimiz Gökyıldız hanımla birlikte Çarşamba’daki okul bahçesinde, okul kapısına yakın tümsek/bahçe üzerinde :

Ayaktakiler(soldan sağa): Osman, Cemal, Kamuran, Barbaros, Gökyıldız Özveren, Ali, Metin Oturanlar(soldan sağa): Gürol, Nurettin

Sonra diğer resimler :

Bağdat Caddesindeki yaz kampı – Hazırlık 1 veya Hazırlık 2
Bağdat Caddesindeki yaz kampı, Hazırlık 1 veya Hazırlık 2

1959 veya 60 Caddebostan yaz kampı: Orta sırada ortadaki takım elbiseli Vecip Usanmazer, beden eğitimi öğretmeni. Onun yanındaki yaşlı beyefendi, bağışçımız Muhtar Özkaya. En sağda dıştaki Hasan Erbatur. Çocuk felci oldu ama onu yendi, gelişti. En altta soldan üçüncü, bir dönem cemiyetin genel sekreterliğini yapan ve artık hayatta olmayan Umur Çekli. Bu Muhtar Bey, Caddebostan’daki binayı bizim cemiyete bağışlayan kişidir. Caddebostan’da kocaman bir bahçesi vardı. Orada yaz tatilinde iki ay boyunca kaldık. Kendisi despot da bir adamdı. Meyvelere dokunmayın diye bize kızardı. Bahçede sabahları bir saat koşu yapardık. Bin çeşit meyve vardı. Biz toplayıp yemek isterdik. Muhtar Bey, ‘Hepsini marmelat yaptırıp size vereceğim, dokunmayın,’ derdi.

Bizim için çok faydalı bir kamp olmuştu. Caddebostan plajında yüzüyorduk ama halk gelmeden önce, sabah erken saatte götürürlerdi. Bu kamp sırasında neredeyse yüzme milli takımına çağırılıyordum. Vecip Usanmazer, yüzme şampiyonuydu. Bize suda ve su haricinde yüzme dersleri vermeye başladı. Ben çok çabuk adapte oldum. Vecip Bey, Moda Deniz Kulübü’nün idarecilerini çağırmış. Benim kulübe katılmam için yalvar yakar oldular ama mümkün değildi. Her gün antrenman için Moda’ya gitmem gerekiyordu. Yüzmeyi iyi yaptığımı deli gibi peşime düşmelerinden anladım. Bayağı uzun bir süre uğraştılar beni ikna etmek için.

 
67 yılı mezunları  

1967 mezunları: 50 kişi girmiştik. 8 fen, 15 edebiyat; toplam 23 kişi mezun olduk.

İsimleri görmek için tıklayın

Lise 1 basket takımı: Lise 1’deyken herkesi götürdük. Efsanevi maçlar oynadık. Mustafa Zülkadiroğlu (Hukuk Fakültesinde Deniz Gezmiş’in sağ koluydu, benim ranza arkadaşımdı). Ömer, Bursalı bir çocuktu. Sudi Bey beden eğitimi öğretmeni, sonra ben, yanımda Sami; basketbolun yanı sıra futbol da oynardı… Çömelmiş olanlar Ahmet Karabay, Tunçer Gömeçli, Atılay. Ortaokulda oynarken Türkiye şampiyonu olduk. Lise 2 ve Lise 3’te yine Türkiye şampiyonu olduk.

Lise-1-Okul-gezisiLise 1 – Bir okul gezisi (vapurda çekilmiş bir foto) : Soldan sağa : Ali, Tunçer, Şevket, Kamuran, Atılay, Kamil

Okul gezisi…Beykoz Kundura Fabrikası’na vapurla gitmiştik…

Lise-2-basket-takımı

Lise 2 basket takımı: Efsane takım bu. İstanbul’da yenmediğimiz takım kalmadı. Lise 2’deyken Lise 3 sınıflarının turnuvasına girip şampiyon olduk. Şampiyon sınıflar şampiyonasında okulu temsil ettik. St. Joseph, Galatasaray, Haydarpaşa hepsini sırayla yendik.

 

Okul-kapısı-karşısındaki-arsa-1

Oktay, Ali, Sami

Okul-kapısı-karşısındaki-arsa-2 
Okul kapısı karşısındaki arsa: Burası futbol sahasının arkası. O zaman böyleydi. Oktay çok erken yaşta okuldan ayrılmıştı.

Lise Voleybol takımı

Lise voleybol takımı

Basketbol dışında voleybol ve futbol takımlarında da okulu temsilen maçlara çıkan kadrodaydım. Bunlar voleybol takımından resimler…

 

 

fa/ök, Aralık 2014

 

1 Yorum

  1. Yazinizi 2500 kilometre uzaktan okudum kismen hislenerek, kismen nemli gözlerle okudum. Cünkü yazdiklarinin bir kismini bende anlattigi gibi yasadim. Sanirim Ali ile (<<<= Aydan Siyavus’ta aynisi) yasit olmaliyiz.

    Aslinda o yillarda Istanbul’da basketbol oynayan genclerin/yildizlarin nerdeyse tamami birbirlerini tanirlardi. Buna sebepte maclarin büyük bir kisminin Spor ve Sergi sarayinda yapilmasiydi.

    Sabahleyin en kücüklerle baslayan maclar, saatlerin gecmesiyle gencler ve alt kümelerin maclariyla devam eder ve en sonunda Milli Lig maclariyla biterdi. Maci olan oyuncularin salona girisleri bedavaydi ve disari cikilmadigi müddetce de kimse gelip (<<<= cik disari) demezdi.

    Tabi bizler bu yüzden hafta sonunu (<<<= Hem Cumartesi, hem de Pazar günü mac vardi, Bayramda bile oynadigimizi hatirliyorum) yanimizda getirdigimiz peynir-ekmek yiyerek Spor-Sergi veya Teknik’te gecirirdik.

    Esasinda Sergi sarayinda yerler numarali olmasa da (<<<= Bir baska sinir veya kisitlama da yoktu) adeta Ada veya Kadiköy vapurunda oldugu gibi herkesin/kulübün oturdugu yer belliydi. Hicbir zaman bir Fener seyircisi (<<<= maci olmadigi zaman da) gidip Galatasaray tribününe gecip oturmazlardi.

    Besiktas nerede mi otururdu? Hahaha… Onlarin henüz daha oturacak belli bir yerleri yoktu. Henüz daha 4. Kümede oynuyorlardi. Bu yüzden yilda sadece cok az mac yaparlardi. O tarihlerde BJK basketbole hic önem vermezdi.

    Öbür taraftan Kadiköyspor ve Moda, Beyogluspor, Sisli, Kurtulus vs. gibi takimlar beraberce ayni yerde toplanip kümelenirlerdi. Biz Vefa’lilarda (<<<= genc oyunculari) Darüssafa’ka ile beraber otururduk. Darüssafaka büyüklerinin sasaali devri gecmisti. Yalcin Granit, Nedret, Hasim vs. coktan artik Galatasaray’a bizim Vefali Altan Dincer ise (FB’ye) gecmisti. Vefa ise Beykoz ile beraber henüz daha 1. Ligde mücadele ediyor.

    Her neyse simdi mutlaka akliniza (<<<= neden Darüssafaka) diye bir soru gelebilir: Anlatayim. Biz Fatih’te (<<<= Yavuzselim duragi, karakolun bitisiginde) Carsambaya cikan yokusun kösesine yakin bir yerde otururduk. Yani Darüssafaka’ya gitmek isteyenlerin cogu bizim evin önünde otobüsten/tramvaydan inerek 300-400 metre sonraki okula giderlerdi.

    Ikinci sebepte ortaokulda bize Darüssafaka’dan gelen Minik Önder’di. Zaten bana basketbolü bulastiran da oydu. Müjdat Gezenle birlikte okul maclarinda hep beraber oynardik.

    Aslinda benim Ali Kahyaoglu ismini (<<<= üzerinden 50 küsur yil gecmesine ragmen) unutmayisimin bir de özel bir sebepi var. Günün birinde tribünde yanyana oturup macimizim baslayacagi saati beklerken: Aliye (<<<= Ali, benim Mehmet-Ali isminde, üstün kabiliyetli bir kardesim var. Onu sizin okula vermek istiyorum ama benim hem annem hem de babam var: Nap’caz?) diye soruyorum. Gercekten yalan da söylemiyorum. Bir taraftan Istanbul Il radyosunu dinleyerek ders calisan bir cocuk. Daha dogrusu dersi – derste ögrenen bir tip.
    Bana cevabi (<<<= Valla son bir-iki senedir anali-babalilari da almaya basladilar…) oluyor ve bir dahaki maca brosür ve kayit formülleri getiriyor.

    Birader imtahani kazaninca kayit ettiriyoruz. Önce hazirlik okudugu icin kalayi bassa da daha sonra o hizla Dacka’yi bitiriyor. Okuldaki tek problem sinif birincisi veya ikincisi olabilmek. Bi’ sene birisi, öteki sene digeri oluyor. Aslinda zaten ikiside en iyi arkadaslar.

    Dacka’dan sonra ikisi Bogazici’ne, oradan da benim birader TÜBITAK’a giderken Selahattin NASA’nin elamanlari arasina katiliyor.

    Kantarin ucunu biraz fazla kacirdim, degil mi? Özür dilerim…

    Ama biz de bir DACKA’li aileyiz. Bilesiniz buna sebep olan kimdir.

    Hosca ve dostca kalin. Ali Kahyaoglu’na da kucak dolusu selamlar.

    Selcuk Aral (28.02.2016, Pforzheim – Germany)

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.