PAYLAŞ

Voleybolda ben kenardayken o, en güzel smaçların sahibiydi. Yeşil sahaya çıktığındaysa, ayağından pek bir medet ummadığımız halde arka tarafı toparlayan beyefendimizdi. Beyefendi diyorum çünkü cüssesine rağmen rakiplerle işi olmazdı 🙂 İki aylık bir antrenmanla badmintonda karşısına çıkabileceğimi iddia etmem, dönem içinde şakalara malzeme olsa da benim iddiam temelsiz değildi. Bir işi en iyisinden öğrenirseniz seviye atlamanız daha kolay olur. Benim şartım onun beni yetiştirmesiydi… Günlük hayatta cüssesine bakıp korkardınız ama en saf, en olmadık düşünceler de ondan çıkardı. Mezun olurken Darüşşafaka Cemiyeti Fettah Aytaç Ödülleri’nden aldığı “Sosyal Sorumluluk Ödülü” onun çok yönlü kişiliğinin bir başka yansıması.

Kendisini bir bahar akşamı Ankara’daki evinde ziyaret ettik. Daçka yıllarına ait anılarından, bugününden, yaşı itibariyle geleceğinden ve amatör spor hayatından konuştuk. Basketbol, badminton, hentbol, voleybol, futbol ve son olarak ragbi… Badmintonda çok yaklaşıp giyemediği milli formaya, bugünlerde ragbi ile ulaşmak için çalışıyor. Bu yazı yayınlanırken aldığımız habere göre yapılacak olan kamp ve maçın aday kadrosuna çağrıldı bile! Şu anda Hacettepe Ragbi’nin takım kaptanı ve yarı zamanlı biyoloji öğrencisi. Portremizin bu yazıdaki konuğu, 2010 mezunlarından Alperen Kademli. (Mustafa Çağıl Işık.DŞ 2010; dönem 137)

Huysuz halim yedinci sınıfa kadar devam etti.

Lise yıllarımda çekilmez bir Antalya milliyetçisi olduğum için dönem arkadaşlarım şaşıracaktır ancak 9 Aralık 1992 Elazığ doğumluyum. Hem anne hem baba öğretmen bir ailenin, 3 çocuğunun en büyüğüyüm. Benden küçük iki tane kız kardeşim (Gamze ve Bilge) var. Ailem memur olduğu için çocukluk yıllarımızda şehir değiştirmek bizim için de kaçınılmazdı. Nitekim 1997 senesinde memleketimize dönerek Antalya/Elmalı’ya taşındık. Ardından babam 2000 yılında vefat edip, ben 2001 yılında Darüşşafaka sınavını kazanınca, yeni yaşamımızı teyzemlerin, dayımların ve dedemlerin oturduğu İzmit’te kurduk. Tabi annem emekli memur maaşıyla 3 çocuğa yetişemeyeceği için fedakârlıklarına devam ederek babamın ölümünden sonra da görevine devam etti. Kendisi sağlık meslek lisesinde öğretmenlik yapmaya hala da devam ediyor. Ben de babamın vefatı sonrasında, okul hayatıma devam etmeye ve Darüşşafaka sınavını kazanacağım günü beklemeye başladım.

Annem ve kardeşlerim Gamze Kademli, Bilge Kademli. Bana dünyanın en iyi ailesini sundular ve beni her zaman desteklediler.

Sınava girdiğim yıllarda internetin kullanımı sınırlı olduğu için tanıtımlar ve sınav duyurusu daha çok broşürler yardımıyla oluyordu. İzmit’te bir gün evde otururken o broşürler annemin arkadaşının aracılığıyla bizim eve de ulaştı. Annem evde olmadığı için o gelmeden broşürleri ben inceledim. Kâğıt üzerinde okula kabul şartlarını sağlıyordum. Annem eve geldikten sonra konudan haberdar oldu ve her ne kadar yatılı okul konusunda bazı kaygılar taşısa da bu fırsatı çok mantıklı buldu. Polis olan amcamla okulun vizyonu, ortamı ve eğitim kalitesi konusunda da fikir birliğine vardıktan sonra olay artık bana ve benim sınav performansıma kalmıştı. Ancak nedense olayın önemini ben idrak edememiştim. Elmalı’da bir çocuk için güzel bir hayatım vardı. Tabi bunda şakayla karışık annemin arkadaşının da payı vardı. Çünkü yatılı okul nedir diye sorduğumda “askeriye gibi bir yer” cevabını almıştım. Yattığım veya kalktığım saatin kesin kurallara bağlı olduğu, içerisinde annemin yer almadığı bir hayat… Tüm o güzel broşürlere rağmen çoğu dönem arkadaşımı olduğu kadar beni heveslendirmemişti. Ayrıca kız kardeşlerimden de ayrılmak istemiyordum. Haliyle annemin sınava çalışmam için aldığı kitaplar arasına başka şeyler saklayıp onlarla ilgileniyordum. Neyse ki sınav sırasında kendimi kandırmalarım ve isteksizliğim başımı ağrıtmadı ve sınavı kazandım. Ama huysuz halim yedinci sınıfa kadar devam etti. Evci (ailesi İstanbul’da ikamet eden öğrenciler) olmama rağmen o vakte kadar düzenli olarak ağlamaya devam ettim 🙂

Her şeyin başlangıcı olan sabahı da tabii ki unutamıyorum. Yaz olmasına rağmen hava kapalıydı ve yerler ıslaktı. Amcamla beraber Maslak Toys’R’Us mağazasına gitmiştik. İki sene sonra çocuk yaşta çarşı izni hakkı kazanınca ilk adresimiz yine orası olacaktı. Kırtasiyeyle ilgili bir kaç eksiğim vardı. Okula giriş için tüm aşamaları geçtikten sonra yanımızda getirmemiz için bir eşya listesi verildi. O listeyi tamamlamak hayatımın en eğlenceli anlardan biriydi. Okulun talebi üzerine her aile kendi maddi gücüne göre eksikleri tamamlamaya çalışıyordu. İç çamaşır, çorap, ayakkabı, eşofman, diş fırçası… Ufak bir çocuk olarak, sadece benim için aynı anda o kadar fazla eşya alınması daha önce gördüğüm bir şey değildi. Kendimi prens gibi hissediyordum 🙂 Nitekim o günün sonunda amcam ağlayarak beni bırakmak zorunda kaldı. Oryantasyon bittikten iki hafta sonra müdür yardımcımız Gülay Hoca beni yanına çağırdı. Annem sürpriz yaparak ilk defa ziyaretime gelmişti. Anneannemlerin yanında hayatımın en güzel hafta sonlarından birini geçirmiştim. Ancak pazar gününün gelmesiyle uyum sıkıntım devam ediyordu. Bizim zamanımızda yeni girenlerin yatakhanesinde “Cici Anne” diye hitap ettiğimiz, bizde muazzam emekleri olan büyüklerimiz görev yapıyordu. Yatakhaneye gelip ağlamaya başlayınca cici anne niye ağladığımı sordu. Annemi özledim deyince cevapları hazırdı: “Biz de annen sayılırız burada, bizi özlemedin mi?” Bu soruya verdiğim kendimce çok edebi cevapla onları da ağlatmıştım: “Annemin kokusunu özledim.”

Benim ağlamalarım devam edince annem de işinden tayin isteyerek İzmit’e gelme yollarını aradı. Tayin çıkmama olasılığını da göze alarak eşyalarını toplayıp İzmit’e geldi. Neyse ki bir sorun çıkmadı ve annemin bu fedakârlığı sonuçsuz kalmadı… Tabi bu taşınma sonrası artık evci bir öğrenciydim. Buna rağmen yedinci sınıfa kadar ağlamaya devam ettim. Yedinci sınıf sonrası ise bambaşka bir hikaye: Daçkanın en dolu dolu geçtiği, en zevk aldığım yıllar…

Baktı ki sektiriyorum, otuzu aşınca “sen takıma gel” dedi.

İlk olarak spora gönül vermiş her Daçkalı gibi yolum salondan geçti ve basketbol topunu elime aldım. Koçumuz Enver Hocaydı ve aslında sahada kendimi rahat hissediyordum. Sanırım o zamanlar fiziken yaşıtlarıma göre küçüktüm (Kendisi aradaki farkı ilerleyen dönemde fazlasıyla kapattı ve küçük kardeşlerimiz tarafından zaman zaman korkulan figür oldu – mçı). O yüzden pek tutunamadım. Kendime hedef koyarak rekabet odaklı yaptığım ilk spor dalı ise badminton oldu. Bir gün salonda başıboş bir şekilde dolaşırken raketle garip bir cisme vurmaya çalıştıklarını gördüm. Geldiğim yerde böyle bir spor görmemiştim tabii ki. İlgimi çekti ve sonrasında badmintona başladım. İyi ki de başlamışım. Yeri gelmişken hayatıma spor bilincini adeta zorla enjekte eden emektar hocamız Hüseyin Koçal’ı da anmak istiyorum. Spor neden yapılır, sporcu ahlakı nedir, sahada nasıl etik davranılır? Bu soruların hepsine Hüseyin Hoca’dan öğrendiklerimizle cevap bulduk. O yaşta bir çocuğun karşısına çıkabilecek en doğru insanlardan birisiydi. Şu an hala amatör olarak spor yapıyorsam, kendisinin bunda büyük emeği vardır.

Bir gün elime raketi verdi ve sektirmemi istedi. Baktı ki sektiriyorum, otuzu aşınca “sen takıma gel” dedi. Nedendir bilmiyorum basketbolu bahane ederek bir süre kaçmaya çalıştım ama antrenmanlar çakışmadığı için badmintondan daha fazla kaçamadım. Böylece Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe olmak üzere haftanın her günü spor aktivitesine katılır hale geldim.  Benim haricimde iki kişi daha hem basketbola hem de badmintona gidiyordu. Ancak  basketbol hocamız bir maçta rotasyondaki tüm oyuncuları defalarca oyuna sokup beni oynatmayınca basketboldan vazgeçtim. Bu kararım badminton için de çok faydalı oldu (burada badminton sayesinde okul dışından tanıştığı kızlardan bahsediyor – mçı).

2004 Kasım, Sakarya Türkiye Şampiyonası Darüşşafaka İlköğretim Okulu Minikler Badminton Takımı. Ayakta soldan sağa: Çağla Çakır, Hüseyin Koçal (Antrenör), Cemre Karaoğlan. Aşağı sıra soldan sağa: Sezen Mert, Alperen Kademli, Merve Acar

En başlarda orada da devamlılık yüzünden pek ümit vaat etmiyordum. Dönem arkadaşlarım Görkem Batur ve Oğuzcan Altuntaş takımı sırtlarken, ben ve Mertcan Yılmaz (http://dsk.org.tr/mertcan-yilmaz-ucak-muhendisi-futbol-hakemimiz/) takımın sırıtan üyeleriydik. Yanlış hatırlamıyorsam ilk turnuvamız Nisan 2003 Türkiye Şampiyonasıydı. Bizim yaş grubumuzda badminton takımı minimum 4 kişiden oluşuyordu ve iki takım kendi arasında 5 maç yapıyordu (tek erkek, tek kızlar, çift erkek, çift kızlar ve karışık) 3 kategoride üstünlük kuran takım, maçı kazanmış sayılıyordu. Daha büyük yaş gruplarında ise karışık maçları yoktu. Kategoriler 3 tane tek erkekler ve 2 tane çift erkeklerden oluşuyordu. Bunun yanı sıra bir oyuncu en fazla 2 maçta mücadele edebiliyordu. Turnuva sonunda Türkiye altıncısı olmuştuk. İlk sene için fena değildi ama fazla oynayamamıştım. Sanırım o zamanlar da şıpsevdiydim ve yeni yıla başlarken aklımda başka bir spor yapmak vardı. Hüseyin Hoca’nın zoruyla antrenmanlara devam ettim. Kesinlikle eleştirmiyorum, çok zevkli zamanlardı… Ben kaçardım, Hüseyin Hoca kovalayıp sonunda beni antrenmana sokardı. Kendisi yatakhane müdürü olduğunda bile bizimle ilgilenmekten geri durmadı. Antrenmanlara daha iyi vakit ayırabilmek için antrenman düzenini yatakhane içine de kurmuştu. Birçok erkek çocuk için spor amaçlı alınan ilk ayakkabı özeldir, hatırlanır. Ben de ilk markalı spor ayakkabımı Hüseyin Hoca sayesinde edinmiştim. Badminton sahasına uygun olarak kauçuk tabanlı ayakkabı almamız gerekiyordu ve veli toplantısında annemle konuşarak onu ikna etmişti. Ayakkabılar sayesinde performansım artmıştı ve İstanbul Turnuvasından birinci olarak çıkmıştık. O yıl takım arkadaşım Görkem de çok iyi oynamıştı. Tabi kimlik üzerindeki doğum tarihlerimiz de bize yardım etmişti. Çok büyük bir fark olmasa da gerçekte olduğumuzdan küçük gözüküyorduk ve bu sebeple “yıldızlar” yerine “minikler” kategorisinde mücadele ediyorduk. Final müsabakasında ise tek erkeklerde Hüseyin Hoca bana şans vermişti. O zamana kadar hayatımdaki en heyecanlı andı. Türkiye Şampiyonası’nda ise sakatlıklarla boğuştuk ve istediğimiz dereceyi alamadık. Görkem zaten turnuva öncesi ayağını kırdı ve gelemedi. Haliyle tüm maçlara, yedeğimiz olmadığı için çift erkekler kategorisini kaybederek başlıyorduk. Dolayısıyla diğer tüm kategorilerde kazanmamız gerekiyordu. Ben de kazanma stresiyle ilk spor sakatlığımı, dizimin dönmesiyle o yaşta yaşamış oldum. Takım olarak derece elde edemesek de Mayıs 2004’de Milli Takımı oluşturmak üzere düzenlenen kampa davet edildim. Ancak önce Hüseyin Hoca okuldan ayrıldı. Ardından konuyu takip eden olmadığı için ben de kampa gidemedim. Hüseyin Hocaya telefonla ulaştığımda ise çok değer verdiğim bir hocamın okuldan ayrıldığına mı, yoksa kaçırdığım fırsata mı üzülmeliydim karar veremedim. Yine de çalışmaya devam ederek çeşitli il ve Türkiye dereceleri elde ettik. Yeni antrenörümüz Volkan Hoca ile harika bir antrenman disiplini yakalamıştık. Sekizinci sınıfta ise ilk kez bir ferdi turnuvaya katıldık ve finale kadar yükseldim. Finaldeki rakibim Ramazan ile oldukça denktik ve sonuna kadar birbirimizi zorladık. İki seti de uzatmaya giden maçı 2-0 kaybettim. Takım turnuvasında ise İstanbul birincisi olarak Türkiye Finallerine gitmeye hak kazandık. Ancak çeyrek finalde turnuvaya erken veda ettik.

Sonuçta bir tanesi kontak içermezken diğeri yoğun temas içeriyordu.

Lisede 2 sene boyunca hentbol da oynadım. Açıkçası öyle öne çıkan bir kabiliyetim yoktu. Ama Müfit Arın Hoca (Beşiktaş A Takım Antrenörü) gibi bir otorite sizi çağırınca ister istemez gidiyorsunuz. Badmintondan hentbola geçiş ise biraz sancılı olmuştu. Sonuçta bir tanesi kontak içermezken diğeri oynadığım mevki gereği de (pivot) yoğun temas içeriyordu. Dirsekler, vuruşmalar, diz darbeleri…  Son iki senede ise lise futbol takımında stoper oynadım. Futbolda da vücudunu kullanarak “temaslı ve sert oyna” diye kızıyorlardı ama nedense benim hoşuma gitmiyordu. Sonrasında ragbiye başlamam benim için de enteresan oldu. Lisede yaptığım bir diğer spor da voleyboldu. Erkekler arasında bir kış hobisi olarak oynamaya başladığımız voleybolda, birden iyi bir ekip oluşturup ilçe finali oynamıştık.

 

 

Ragbinin şu ana kadar yaptığım en kompleks spor olduğunu açıkça söyleyebilirim.

Belki hiç bir dalda profesyonel olamadık veya en üst seviyeleri göremedik ama tüm bu takımların içinde yer alarak sporun özüne dokunmuş olduk. Dönem olarak spora oldukça düşkündük ve bu bizi ekip olarak, dönem olarak bir arada tutuyordu. Anılarımızın yarısını, takım etrafında dönen sohbetlerde biriktirmişizdir. Herhalde lisede sadece fenciler veya eşit ağırlıkçılar diye bir ayrım olmasaydı, erkeklerin büyük bir kısmı spor bölümünde okumak isterdi!

2010 Yılı Mezuniyet Töreni

Badmintona dair son şansımı ise üniversitede denedim. Tekniğim hala iyiydi ama fiziken bu spora uygun değildim. Yine de devam etmek istiyordum. Yeni sezona başlarken kauçuk zemine uygun ayakkabı almam gerekiyordu. Ben de ayakkabı alana kadar antrenmanlara ara vermemek için açık alan sporu olması sebebiyle ragbiye başladım. Tamamen rastgele, şansa elime geçen bir broşürle… Böylece badmintonu kapatarak ragbi sayfasını açmış oldum.

Ufak yaşlardan itibaren spor faaliyetleri en büyük hobim olurken Daçka sayesinde branş yelpazemizi de geniş tutma şansına sahip olduk. Ragbinin şu ana kadar yaptığım en kompleks spor olduğunu açıkça söyleyebilirim. Aslında ragbiye başlarken yeni bir spor dalının hayatıma bu kadar derinden etki edeceğini ve diğer branşları geride bırakacağını düşünmüyordum. Ama bu spora başladığım günden beri artan bir ciddiyetle hayatımdaki her şeyi, oyunumu olumlu etkileyecek bir şekilde değiştirmeye çalışıyorum. Buna yediğim yemeği, uyuduğum uykuyu, takım antrenmanlarını, bireysel antrenmanlarımı ve sosyal yaşamımı da dahil edebilirsiniz. Tüm bunları yaparken maçlarda gösterebileceğim ya da gösteremeyeceğim performansım aklıma geliyor. Bu bence bir sporu sadece zevk için yapmaktan bir kaç adım öteye taşıyor.

Hacettepe Üniversitesi Badminton Takımı ÜniLig Badminton Ulusal İkinci Lig Şampiyonluğu Kupa Töreni. Aydın, Mart 2012. Ayakta arkadan sağdan üçüncü Alperen Kademli.

 

Şu an üstlendiğim görev de tabi ki bu duruma olan hassasiyetimi arttırıyor. Şu an Hacettepe Üniversitesi Ragbi Takımının kaptanlığını yapmaya devam ediyorum. Kaptanlık durumuna da ufak bir şekilde değinmek isterim. Takımdaki ikinci sezonumda kurucu kaptanımız eğitimi için Güney Kore’ye gitti ve giderken onun önerisiyle kaptan seçildim. Takım arkadaşlarım bir yandan kızıp bir yandan gülecekler ama açıkçası bu hiç de sürpriz bir karar değildi. Ne de olsa Daçkalılar, içinde yer aldığı topluluğun menfaati adına, sorumluluk alma isteği taşıyan bir karaktere sahiptir. Kendileri de bu konu üzerinden hala şaka yapmayı seviyorlar. Rivayete göre kendimi tanıtırken “Merhaba, ben kaptan” diyormuşum 🙂 Ragbiye dönecek olursak aslında her spor dalı gibi ragbi de hayatın bir izdüşümü. İyi ve kötü birçok duyguya, hayata oranla hızlandırılmış bir şekilde rastlayabileceğiniz bir ortam. Ama beni en mutlu eden, bu spor sayesinde yolumun çok güzel insanlarla kesişmiş olması. Üniversite içerisinde olsun, başka sosyal ortamlarda olsun hatta sınırları aştığımızda yurt dışında olsun… Birçok kapı açarken birçok güzel anı biriktirmeme sebep oldu.

 

Tüm ragbi camiasını sizlerin vesilesi ile elini taşın altına sokmaya, ”nasılsa biri yapar” mantığından çıkarak sorumluluk almaya çağırıyorum.

Ufak bir anımı anlatmak istiyorum: Belgrad’a turistik amaçla gittiğim sırada vakit yaratarak Partizan Ragbi’nin antrenmanını izlemeye gittim. İlgimi belli ettiğim andan itibaren oldukça sıcak bir karşılama yaparak beni sahaya davet ettiler ve aralarına almaya çalıştılar. Tanımadıkları bir kişiye, eşya ayarlamaya çalışarak antrenmanlarına çağırdılar. Ancak sakatlığım sebebiyle katılamadım. Antrenman sonrası o sıralar oynanan Six Nations turnuvasını takip etmek için bir Ragbi Pub’a geçtik. Pozisyonlar, kulüpler ve ragbinin genel zorlukları üzerine konuştuğumuz çok keyifli bir gündü. Sonrasında da bağlantımızı koparmadık. Umarım bir gün Türkiye’de düzenleyeceğimiz bir turnuva ile onları veya başka ekipleri ülkemizde ağırlayabiliriz. Ama bunun olabilmesi için ragbinin hem Türkiye’de hem Hacettepe’de hızla organizasyonunu oturtması gerekli. Çünkü şu anki yapı, bazı temel kişilerin üstün emekleri ile ilerliyor. Bu sebeple tüm ragbi camiasını sizlerin vesilesi ile elini taşın altına sokmaya, ”nasılsa biri yapar” mantığından çıkarak sorumluluk almaya çağırıyorum. Belgrad’daki güne dönecek olursam o gün saha kenarında, “futbolu ya da basketbolu seviyorum ve sizi izlemeye geldim” desem bu herhangi bir değer taşımayacaktı. Ancak ragbici olduğunuz zaman farklı bir samimiyet seviyesine geçiliyor. Bunu bazı özellikleriyle Darüşşafakalılığa benzetiyorum. Sanırım Daçka sonrası aidiyet duygusunu en derin hissettiğim yer Ragbi Severler Topluluğu 😃 Biraz klişe olacak ama ragbi bir yaşam tarzı ve eğer ragbi beni bırakmazsa 35 yaşımdan önce benim onu bırakmaya niyetim yok.

Beğeni toplayan bu hareket ile de ragbinin temelleri atılmış oluyor.

Öncelikle kısa bir not dipnot düşelim. Futbol kelimesini sohbet esnasında Avrupa’daki ve Türkiye’deki anlamıyla kullanacağım. Yine yeri gelmişken Türkiye’deki yaygın inanışın aksine Ragbi ve Amerikan Futbolu benzerlikler taşısa da birbirinden tamamen farklı iki spor dalıdır. Türkiye’de, Amerikan Futbolunun biraz daha yaygın olduğunu söyleyebilirim. Bence burada Hollywood etkisini gözlemlemek mümkün. Örneğin yine aynı federasyona bağlı olduğumuz için gözlemleme şansına sahip olduğum beyzbol, oynanma oranı ragbiden daha düşük olmasına rağmen daha geniş bir kitle tarafından bilinmekte. Hollywood’un etkisi ile toplumun geniş bir kesimi, takip etmese de Amerikan Futbolundaki ekipmanları, yine aynı şekilde beyzbol sopasını veya topunu zihninde profilleyebiliyor. Ragbide ise biz şu an o profili oluşturma aşamasındayız. Bize düşen de bu dezavantajları bilerek kitlemizi ve ulaştığımız insan sayısını arttırabilmek.

Şimdi gelelim ragbinin nasıl ortaya çıktığına… 1800’lü yılların sonunda İngiltere’de futbol yaygın bir şekilde oynanıyor. Tabii ki koşullar ve kurallar çok farklı. Bu kadar köklü üst yapılar ve organizasyonlar yok. Kurallarda da yoruma açık birçok nokta var. Bu sırada liseli bir öğrenci olan Willian Webb Ellis futbol oynarken topu eline alınarak kale çizgisini geçiyor. Başkaları tarafından beğeni toplayan bu hareket ile de ragbinin temelleri atılmış oluyor. Futbol ve ragbi aslında benzer yıllarda ortaya çıkarak paralel ilerliyorlar. Ancak ragbide Dünya Şampiyonası’nın oldukça geç düzenlenmesi (80’li yıllar), ragbinin gelişimini yavaşlatıyor. Ragbinin en temelde iki çatısı (Ragbi Ligi ve Ragbi Birliği) bulunuyor. Bunlardan bir tanesi 15 kişi ile diğeri ise 13 kişi ile oynanıyor. Bunun haricinde 10’lu, 9’lu ve olimpiyatlarda yer alan 7’li ragbi de mevcut. Bu ragbi kategorileri arasında birbirine geçişler olabilir. Her ne kadar farklı yapılara sahip olsalar da oyunun özü aynıdır. Bu sebeple bazı oyuncular kategori değiştirip yeni arayışlara girebilirler. 15’li ragbide Yeni Zelanda oldukça iddialı bir takımken, 13’lü ragbide Avustralya bir adım daha önce çıkıyor. 7’li ragbi de ise Fiji son olimpiyat şampiyonu unvanını elinde bulunuyor.

Türkiye’de ragbinin tarihi ise aslında 1940’lara kadar dayanıyor. Hatta o tarihte oynanan bir FB-GS maçı bile mevcut! Ancak FB’nin GS’yi 12-0 yenmesi sebebiyle ragbi sporu bir süre unutuluyor 🙂 Normal olarak dönemin en popüler sporu olan futbol ile kıyaslandığında, tabelada yazan skorlar çoğunluk tarafından anlaşılamıyor. Bu uzun kış uykusunun ardından ise 90’lı yılların sonunda İstanbul Ottomans Ragbi Kulübü kuruluyor ve 2000’li yıllarda takım sayısı artmaya devam ediyor. Şu anda ise Ünilig (18 takım) ve Kulüpler Ligi (yaklaşık 20 takım) olmak üzere iki yapı mevcut. Erkeklerin yanı sıra kadınların da hem Ünilig düzeyinde, hem de kulüpler düzeyinde müsabakalara katıldığı bir spor dalı. Buna paralel olarak da Türkiye’de ragbi hızla gelişiyor ve oyunun kalitesi artıyor.

Maç sırasında heyecandan yorumlamayı unuttuğum zamanlar oldu.

1900’lü yıllarda ragbi olimpiyat takviminde yer alan bir spormuş ancak daha sonra çıkartılmış. 2016 yılıyla beraber 7’li ragbi şeklinde olimpiyatlara geri döndü. Hem aktif olarak uğraştığım sporu olimpiyat sahnesinde izleyebilmek, hem de ilk defa yaşadığım yorumculuk deneyimi sebebiyle 2016 Olimpiyatları benim için güzel bir anı oldu. TRT, olimpiyatlardaki ragbi final maçını yayınlamaya karar vermiş ancak müsabakayı yorumlama ve sunma konusunda eksiklikleri varmış. Onlar da Hacettepe Spor Kulübündeki branş sorumlumuz Fazıl Abi’ye telefon açıp fikir danışmışlar. Onun da bana haber vermesiyle, uzun süre sonra olimpiyatlardaki ilk ragbi finalini ulusal kanalda yorumlamış oldum. Finalde de Fiji’nin üstün bir oyunla, sömürgesi olduğu Britanya’ya karşı elde ettiği muhteşem galibiyeti izledik. O yüzden maç sırasında heyecandan yorumlamayı unuttuğum zamanlar oldu. Yanımdaki arkadaşın ufak dürtmeleriyle oyuna dönüp yorumlamaya devam ediyordum 🙂

 

Sahaya o hırsla çıkıp 66-0 gibi bir skorla kazandık!

Takımla maça çıkmadan önce 6-7 aylık bir antrenman dönemi geçirmiştim. İlk maçım olduğu için ister istemez çok heyecanlıydım. İlk takım kaptanımız Fatih Terim tarzı motivasyonu seven bir yapıya sahipti 🙂 Sahaya o hırsla çıkıp 66-0 gibi bir skorla kazandık. Oysaki rakipten daha fazla antrenman yaptığımız için ve yaş avantajımızla, bu normal bir skordu. Sonradan gördüm ki ragbi öyle nefret veya vurdu-kırdıyla sahaya çıkılan bir spor değilmiş. Yine de uzun antrenmanlar sonrası ilk maçta aldığımız skor ve maç boyunca sahada kalmam beni çok mutlu etmişti.

*Hacettepe Üniversitesi Erkek Ragbi Takımıyla Eskişehir 222 Spor Kulübü’ne karşı ilk ragbi maçı. Üst sıra sağdan altıncı Alperen Kademli. Akyurt/Ankara, Nisan 2013

 

Bu sevginin arkasında babamın okula gitmeden önce bana aldığı TÜBİTAK serisi vardı.

Spor haricinde kitap okumayı çok severim. Sanırım sahada fiziksel aktivite sonrası zihinsel bir uğraş da bulmak gerekiyor. Bu aralar Albert Camus okumayı arttırdım. Film olarak ise normalde popüler kültüre çok düşkün olmayan birisi olmama rağmen Yüzüklerin Efendisi çılgınıyım (burada uzunca bir süre Yüzüklerin Efendisinin neden farklı olduğunu anlatıyor – mçı).

Ek olarak Hacettepe Biyoloji öğrencisiyim. Öğrenciliği bitirdikten sonra akademik olarak ilerlemeyi planlıyorum. Konu biyoloji sevgime gelince, önce ilk öğretmenimiz Tolga Yamatma’ya (biz de onun ilk öğrencileriydik) ve ardından lisede yaptığı ince esprilerle kişiliğimizi de şekillendiren Ömer Öztel’e selam yollamak istiyorum. Ömer Hoca okul hayatımızdaki en renkli ve bilgili karakterlerden biriydi. Dediğim gibi sadece derse çıkıp giren bir hocadan ziyade bize düşünmeyi öğreten bir büyüğümüzdü. Bilgiyi vermektense bilgiye nasıl ulaşacağımızı gösterirdi. Nitekim biyolojiye ilgim sonucunda biyolog olmaya karar verdim ve o yolda ilerliyorum.

Hiç bir zaman biyoloji dışında iddialı bir öğrenci değildim. Ender tam notlarımdan birisini de Tolga Hoca’nın dersinde altıncı sınıfta almıştım. Ancak hasta olduğum için sınavlar açıklanırken revirdeydim. Çok üzülmüştüm. Bu sevginin arkasında da aslında babamın okula gitmeden önce bana aldığı TÜBİTAK serisi vardı. Hem okuma yazmayı önceden öğrenmiştim, hem de biyolojiyle ilgili erken yaşta bilgi edinmeye başlamıştım.

Amatör spor kariyerime de ragbi üzerinden devam etmek istiyorum. Önümde öncelikle yakalamak istediğim bir milli takım hedefi var (bu yazı yayınlandığında yakalanmış görünüyor – ed). Koçumuzun olmadığı zamanlarda antrenörlüğe soyunduğum da oluyor. Ayrıca Hacettepe bünyesinde 19 Yaş Altı Spor Okulu kurmayı düşünüyoruz. Kısacası oynayarak ya da başka bir yolla ragbi camiasında yer almaya devam edeceğim. Çünkü fiziken veya fikirlerimle bu camia için uğraşmak büyük mutluluk sağlıyor.

Biraz da soru-cevaplarla Alperen :

Okul yemeklerinden “Mercimek ve Tayfası” mı yoksa “Die For You” (İkindi kahvaltılarında verilen kek) mu?

Çok zor soru ama çayla yenilebildiği için Die For You 🙂 Mesela bir ısırık kek, bir litre çay şeklinde tüketebilirsin.

Şakir Büfe’de “Sosisli” mi yoksa “Tantuni” mi?

Salçalı bir şekilde 10 tane sosisliyi rahatça yiyebilirim ! Tantunide sınırım üç… O yüzden Şakir Abi’nin sosislisi.

Sohbet için “Lise Lokali” mi yoksa “Yatakhane Arkası” mı?

Yatakhane arkası farklı telden çalanların buluşma noktasıyken lise lokaline herkes gitmezdi. Her çeşit insan olduğu için yatakhane arkası…

“DADOSK” (Doğa Sporları Kulübü) mu yoksa “Okul gezileri” mi?

Tartışmasız DADOSK !  Doğa, spor, macera ve Kadir Hoca… Kilometrece yürüdükten sonra yenen sucuk, hayatındaki en lezzetli besine dönüşüyor.

Yatakhane önündeki “Minyatür Kale Maçlar” mı yoksa “Atrium Maçları” mı?

Yatakhane önündeki minyatür kale maçlar.

Seyirci var diyorsun 🙂 ?

Hayır, hiç alakası yok, ben dar alanda o kadar da teknik bir oyuncu olmadığım için geniş alan seviyordum 🙂

“Adidas” mı “Nike” mı?

Çok temelsiz bir şekilde beslediğim sevgi sebebiyle Adidas. Ragbi’den takım arkadaşlarım dövme önerisi olarak sol göğsüme Adidas logosu yaptırmamı öneriyorlar.

“Yüzüklerin Efendisi” mi yoksa “Harry Potter” mı?

Yüzüklerin Efendisi

“British & Irish Lions” mı “Barbarians” mı?

Eğlenceli yapılarıyla cevap Barbarians.

“Jonny Wilkinson” mu “David Beckham” mı?

İkisini de izlemek çok keyifli ama oyunun iki tarafında da olduğu için Wilkinson.

“Ankara” mı “İstanbul” mu?

Darüşşafaka’ya rağmen Ankara.

“Takım sporu” mu yoksa “Bireysel sporlar” mı?

Tek başına gösteremeyeceğin özellikleri, takım arkadaşlarınla yardımlaşarak yansıtabilirsin. O yüzden takım sporu.

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.