PAYLAŞ

12 Temmuz 2015, Pazar günü arabanın bagajına üç koli kitap doldurup Fenerbahçe Kalamış Park’a gittik Baran’la. Yaklaşık 40 gönüllü, bağışlanan kitapları hızla açıp paketliyor, ihtiyaç duyulan okullara gönderilmek üzere adresleri kolilerin üzerilerine yapıştırıyorlar. Kadıköy Belediyesi’nin sağladığı bazı kolaylıklarla birlikte çok iyi örgütlenmiş bir çalışma… Aşağıda ayrıntılarıyla okuyacağınız gibi Bülent Şenver, bir süredir çeşitli alanlarda sosyal sorumluluk çalışmalarına epey zaman ayırıyor. Onu okulda “panter kaleci” olarak toprak futbol sahasında epey seyretmiştik – bazı atlayışları hala gözümün önünde…Yazıdan göreceksiniz Darüşşafaka yıllarında bir çok spor alanında aynı anda faaliyet gösteren, başarılı ve çalışkan bir öğrenciydi. İş hayatının uzun yıllarını bankacı olarak geçirdi. Çalıştığı her kurumda dakiklik, titizlik, işle akademik bilgiyi ve uzmanlığı birleştirme çabalarıyla tanındı. Akrostişli veya uyaklı slogan, motto ve kısaltmaları hem şaşırttı, hem ilgi çekici oldu; son kitap kampanyasında da bu yaklaşımını gördük. Şimdi hem torun sevip hem danışmanlık/YK üyelikleri hem sosyal sorumluluk projelerini yürütüyor; kalan zamanlarında ney üflüyor.

Dağ başını çamur almış

Ben 8 Kasım 1950 doğumlu, Darüşşafaka 1970 yılı mezunu Bülent Şenver. Babamı kaybettiğim zaman yedi yaşındaydım. Annem, birisi bebek üç çocuğu ile  kalmıştı. İstanbul’da rahmetli büyük babamın evine sığınmışız. Her katta sadece 15 metre kare iki odadan oluşan üç katlı dar bir evde dört aile sıkış tıkış oturmaya başlamışız. İlkokul birinci sınıfa böyle bir ortamda Cerrahpaşa ilk okulunda başladım.

Annem işine gidebilmek için  her gün bu eziyeti çekerdi.

Rahmetli dayım büyük babamın evinde rahat yaşayamadığımızı görünce bizi oradan başka bir yere taşımak istemiş. O tarihte üsteğmen olarak İstanbul Avcılar’da bir bölüğe tayin edilmiş. Yıl 1959, Avcılar dağ başı. İnin cinin top oynadığı bomboş bir tepede sadece iki evin olduğu bir yerde taksitle küçük bir arsa satın almış.  Her ay aldığı üsteğmen maaşı ile yavaş yavaş tek katlı küçük bir ev yapmaya başlamış. Annem de babamın vefatı ile Silahlı Kuvvetlerin ona verdiği toplu parayı dayıma vermiş. Küçük ev bitmiş.

Dağ başındaki bu ufak eve taşındık. Çok iyi hatırlıyorum. Taşındığımızda eve cam taktıracak paramız olmadığı için salon pencereleri naylonla kaplanmıştı.  Annem bize bakabilmek için çalışmak zorunda kalmış. Samatya Sosyal Sigortalar Hastanesinde santral memuresi olarak göreve başlamıştı.

Evimiz ile asfalt ana yol arasında yaklaşık yedi yüz metrelik bir mesafe vardı. Asfalta ulaşmak için yağmurlu günlerde toprak üzerinde çamurlara bata çıka yürümek zorunda kalırdık. Asfalta ulaştığımızda bazen bir saati aşan bir süre Silivri, Tekirdağ veya Çorlu otobüsü gelsin, önümüzde dursun da bizi alıp Topkapı’ya götürsün diye karda kışta, yağmurda,fırtınada yol kenarında  beklemek zorunda kalırdık. Annem işine gidebilmek için  her gün bu eziyeti çekerdi.

Çoktan seçmeli şoku

O güne kadar Darüşşafaka adını bile duymamıştım

bulent-sanver-11İlkokulu Avcılar’da bitirdim. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Rahmetli halam baş hemşireydi. Anneme “Bülent’i Darüşşafaka sınavına sokalım” demiş. Nasıl başvurulacağı, ne zaman ve nerede sınav yapılacağı bilgilerinin hepsini rahmetli halam öğrenip annemle paylaşmış.

Ben ise hiç bir şeyden habersiz bana ne denirse onu yapıyordum. O güne kadar Darüşşafaka adını bile duymamıştım. Halam bir sınava girmemi istemişti. Ben de onun isteğini yerine getirecektim. Sınav için hiç bir özel hazırlık yapmadım.

Beni götürdükleri binada bir salona soktular. Bir çok çocukla birlikte sıralardan birine oturttular. Bir öğretmen soru kağıtlarını dağıttı. Süreyi söyledi.

“Başlayın” dedi.

Hayatımda ilk defa böyle ciddi bir sınava giriyordum. Soru kağıdını açtım. O da ne?

“Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? a) … b)… c)… d)… e)…”

“Aşağıdakilerden yanlış olan hangisidir? a)… b)… c)… d)… e)…”

Metinler, paragraflar, sayılar, şekiller? Bizim ilkokulda bu tür sorular yoktu. O dönemde ne dershane vardı ne de test soruları bugünkü kadar popüler değildi. Belki de Avcılar ilkokulu bunlardan habersizdi.

Halamı ve annemi utandırmamam gerekiyordu. Soruları birer birer okuyup aklıma uyan şıkları işaretlemeye başladım.

Sınav çıkışında annem, “Oğlum nasıl geçti imtihan?” diye sorduğunda ona ne “iyi geçti” ne de “kötü geçti” diyebildim.

“Bilmiyorum. Bir şeyler yaptım,” diye cevap verdim.

Hastalık şoku

Bu yazıyla birlikte dört duyguyu aynı anda yaşamaya başladık. Benden ziyade halam ve annem…

Sınavdan bir hafta sonra ateşlendim. Ateşim bir türlü normal seviyeye düşmedi. Baş hemşire halam “seni bir doktora göstermemiz gerekiyor” diyerek beni hastaneye götürdüler. Doktor bir sürü tahlil yaptırdı.

Sonunda doktorun bulgularını ben anlamamıştım. Ancak doktorun dediklerini halam duyunca çok endişelenmişti.

Doktor, “Çocuğumuzun üst solunum yollarında ve eklemlerde iltihaplanmaya neden olan bakterilerden kaynaklanan romatizma başlangıcı var. Tedavi edilmezse bu romatizma kalp kapakçıklarına kadar ulaşır ve kalp kapaklarının da iltihaplanması sonucu kapakların daralması ve yetersiz kalması ile kalp romatizmasına neden olur” demişti.

Yaklaşık bir ay sonra Darüşşafaka’dan bir yazı geldi. İmtihanı üçüncü yedek olarak kazanmışım. Beni sıhhi muayeneden geçmek üzere hastaneye davet ediyorlardı. Hastaneden sağlam raporu almam gerekiyormuş.

Bu yazıyla birlikte dört duyguyu aynı anda yaşamaya başladık. Benden ziyade halam ve annem. Ben hâlâ durumun ciddiyetinin farkında değildim.

Sevinç, üzüntü, kuşku ve endişe.

İmtihanı kazandığım için sevinmiştik.

Doktorun söylediklerine üzülmüştük.

Süratli iyileşebilmem için üç şey yapılması gerekiyordu. İlaçlarımı düzenli almak, istirahat etmek ve çok iyi  beslenmek.

Annem ve halam beni on günlük bir kampa soktular. On gün boyunca yataktan hiç çıkmadım. İlaçlarımı aldım. Her gün bana pirzola, biftek yedirdiler.

Sağlam raporu almak için hastaneye gidinceye kadar hastalığım geçmezse diye kuşkumuz vardı.

Hastaneye rapor almak için gitme zamanı geldi. Hastanede kanımı aldılar. Röntgen çektiler. Doktorlar ciğerlerimi ve kalbimi dinledi. “Biz raporu sonra göndeririz” diyerek bizi uğurladılar.

Birkaç gün merakla bekledik. Rapor geldi. Zarfı annem açtı. Halama verdi.

Halam “çok şükür kötü bir şey yazmıyor, raporun iyi” dediğinde hep birlikte havalara uçtuk.

Darüşşafaka’yı kazanmıştım. Sağlık raporum da temiz çıkmıştı.

Son bir yazı daha bekliyorduk okuldan. O da bir kaç gün sonra geldi.

“Üçüncü yedekten sıra size gelmiştir. Okula gelip kesin kaydınızı yaptırabilirsiniz.”

Allah’ın izni, annemin ve halamın desteği ile Darüşşafakalı olmuştum…

Battaniye içinde dua

Annem Fatih’teki okula beni bırakıp okulun yeşil demir kapısından çıkarken arkasından uzun uzun bakmıştım. Gözlerim dolmuştu. Ailemden ilk defa bu şekilde ayrılıyordum. Demir kapı ve yüksek duvarların arkasında bilmediğim bir yerde bırakılmış hissettim kendimi.

Yatakhanede ranzama yattığımda her gece önce kafamı battaniyemin içine sokup karanlık bir çadırın içindeymiş gibi ayaklarımı büzüp iki avucumu açıp dua ederdim. “Allahım, sen beni kötülüklerden koru. Sen her zaman benim yanımda ol. Her zaman bana yardım et. Beni her şeyde başarılı kıl. Hep en iyisi olmam için yardım et,” diyerek duamı tamamlardım. Ertesi gün  bir sınavımız varsa da duamın sonunda muhakkak, “Allahım yarınki sınavda hep bildiğim sorular gelsin. En yüksek notu ben alayım,” diye duamı bitirirdim.

Sınavlarım hep iyi geçerdi. Derslerim çok iyiydi. Hocalarım beni severdi. Her yıl ya iftihara geçerdim ya da teşekkür belgesi alırdım. Başarımda battaniye altında ettiğim duaların da etkisi olduğuna inanırdım.

Etütde Şenver marka gözlük imalatı

Hiç unutmuyorum. Orta birdeydik. Yakın gözlüğü takıyordum. Gözümün derecesi artmış  mı diye muayene için göz doktoruna götürmüştü okul beni. O dönemde göz muayenesi yapmadan önce göz bebeğimize birkaç damla özel ilaç damlatılırdı. Bu ilaç göz bebeğini büyütür kitapta yazılanları okuyamaz duruma getirirdi sizi. Gözünüz böyleyken doktor sizi bir sandalyeye oturtur, duvarda duran harf tablosundaki harfleri elindeki çubuk ile tek tek gösterip hangi harf olduğunu sorardı. En üstte büyük yazılı harfleri görebilirseniz bir alt satırdaki daha küçük yazılı satıra geçerdi. Onu da görebilirseniz bir altına inerdi. Göremiyorum dediğiniz satırda gözünüze bir mercek yerleştirirdi. “Şimdi görüyor musunuz?” diye sorardı. Yine göremiyorsanız başka bir mercek koyardı gözünüzün önüne. Siz “evet şimdi çok güzel görüyorum” dediğinizde gözünüze uyan merceği bulmuş olurdu. “Sol gözün hipermetrop 2.5, sağ ise 1.5” derdi.

Doktor bana da aynısı yapmıştı. Gözüme damlatılan o acayip ilaç nedeniyle göz bebeğim büyümüş yakını doğru dürüst göremez olmuştum.  Okula dönüp ders çalışmak için etüt salonuna girdiğimde ertesi gün yapılacak tarih sınavını hatırladım. Ders çalışmam gerekiyordu. Sınavdan iyi bir not almalıydım. Sekiz kişilik etüt masama oturup etrafımdaki öğrencilere bakmadan hemen tarih kitabımı açtım. O da ne? Hay Allah! İlacın tesiri geçmemiş. Satırları okuyamıyorum.  Ne yapacağım şimdi ben? diye heyecanlandım. Kitabı gözüme yaklaştırıyorum harfleri seçemiyorum. Kolum yettiği kadar uzağa götürüyordum kitabı  yine kelimeleri seçemiyorum, her şey bulanık görünüyordu. Ders çalışamıyordum.

Doktorun bana anlattıkları aklıma geldi. “Bu ilaç göz bebeklerini büyütecek. O nedenle yakını bulanık göreceksin. Sakın korkma. İlacın tesiri geçince yine eskisi gibi normal görmeye başlarsın” demişti. O zaman  etüt bitmeden çalışabilmek için bir çare bulmalıydım. Ama nasıl ? Aklıma bir fikir geldi. Salonda dolaşan belletmen abiyi ( etüt sırasında gözetmenlik yapan görevli kişi) yanıma çağırdım.

“Abi bana acele bir toplu iğne lazım” dedim.

Belletmen : “Sen ders çalış. İğneyle falan oynama” dedi.

“Ölüm kalım meselesi. Benim toplu iğneye ihtiyacım var. Oyun oynamayacağım. Ders çalışabilmek için bana bir adet iğne  verin hemen lütfen” diye yalvardım.

Bir kaç dakika sonra belletmen abi bana istediğim toplu iğneyi getirdi verdi.

Defterimden bir kağıt kestim. Gözlük camı büyüklüğünde iki adet küçük daire kestim. Elime toplu iğneyi alıp kağıt dairenin en ortasına bir delik deldim. Sonra ortasında iğne deliği olan bu iki kağıdın birini gözlüğümün sol diğerini de  sağ camının  içine yerleştirdim. Gözlüğü gözüme taktım. Karşıdan bana bakan iki gözü de yuvarlak kağıtla kaplı bir gözlük takan “Şenver” görmeye başladılar.  Arkadaşlarım oyun yaptığımı zannettiler. Hiç umurumda değildi. Ben bunu görebilmek için yapıyordum.

İğne deliğinden kitaba baktığım için hazırladığım bu özel aparat ile göz bebeğimi küçültememiştim ancak göz bebeğimden içeri giren ışığı ve görüntüyü küçültebilmiştim. Bulanıklığın biraz daha azaldığını gördüm. Ama yine de tam düzelmemişti. Delikleri kalın deldiğimi anladım. Hemen yeni iki kağıt daha kestim. Bu sefer iğnenin tümü ile değil sadece ucundaki incecik minik bir milimlik kısmını kağıda soktum. Çok ufacık bir delik oldu. Yeni kağıtları gözlüğüme yerleştirip taktım.  Başarmıştım.

“Yaşasın, görüyorum, görüyorum!” diye bağırmışım.

Salonun sessizliğini bozan bağırmama belletmen koşup geldi.

“Ne bağırıyorsun? Görmemek için gözlüğüne bu kağıtları takmışsın. Bari kendi kendine oyna. Arkadaşlarını rahatsız etme” dedi.

“Abi görmemek için değil, görmek için taktım ben bu kağıtları gözlüğüme. Şimdi tarih kitabımı okuyabiliyorum. Ses çıkartmadan dersimi çalışacağım” dedim.

Sınavım çok iyi geçti. En yüksek notu ben aldım…

İnek değil panter

Futbol takımı, basketbol takımı, judo takımı, jimnastik takımı, folklor kulübü, fotoğrafçılık kulübü, tiyatro kulübü, izcilik kobra obası gibi aktivitelerde yer aldım.

Okulda sadece derslerde başarılı bir öğrenci değil aynı zamanda spor ve sosyal faaliyetlerde de başarılı olmaya çalışan bir öğrenciydim. Bazı öğrenciler sadece derslerde başarılıydılar. Sosyal aktivitelerde yer almazlardı. Onlara çoğunlukla “inek” denirdi. Benim derslerim iyi olmasına rağmen bana “inek” demezlerdi.  Çünkü ben önemli sosyal aktivitelerde hep yer alırdım.

Futbol takımı, basketbol takımı, judo takımı, jimnastik takımı, folklor kulübü, fotoğrafçılık kulübü, tiyatro kulübü, izcilik kobra obası gibi aktivitelerde yer aldım.

Sınıf futbol takımımızın kalesini korurken gol atmak isteyen rakip oyuncunun ayaklarına atlayarak topu alırdım. Kornerden gelen toplara havada uçarak müdahale edip yakalardım. Gözü kara kaleciydim.

1.78 Boyla Basket

Basketbol takımında rahmetli İzzet Durukan topları getirir, rakip pota önünde önce uzun boylu Hasan Semerci’ye verirdi. O pozisyon müsait ise uzaktan basketi atardı. Uygun pozisyon yakalayamazsa topu el çabukluğu ile bana atardı. Ben de aradan sıyrılıp turnike yapardım, sayıyı kapardık. Bazen ben kaçırınca rahmetli İzzet topu kapıp kısacık boyu ile pota altına girer ve ters bir hamle ile topa yalpa verip tersten basketi sağlardı. Birkaç kez okul takımında bizden bir yıl kıdemli abilerimizden Mustafa Asparuk ve Nihat Avcıer ile birlikte oynadığımı hatırlıyorum.

bulent-sanver-02
1969 Okul basketbol takımı açık basketbol sahasında. Ayaktakiler soldan: Turgut, Kansu Asyalı, İzzet Durukan, Hasan Basri Semerci, Nihat Avcıer, Beden hocamız Murat Ersin, Bülent Şenver, Yavuz Boray, Mustafa Asparuk, Nedim, Mahir Süer, Oturanlar : Refik Şener, Savaş Büker, Akif Uslu, Reşat Düren, Bülent Tuşiray, Namık Yener, Mustafa İzmen, Nihat Ersan

Beyaz kuşak judocu

Müdür muavini, coğrafya hocamız Avni Baturer spora meraklı bir öğretmendi. Bir judo ekibi kurmuştu. Ben de ekipteki onun güvendiği judoculardan biriydim. Öğretmenimin beyaz judo elbisesinin sağ yakasını sağ elimle sıkıca kavrayıp, doksan derece dönerek kalçamı onun göbeğine dayayıp yere doğru eğilirken onu tepemden aşağı mindere sırtı yere vuracak şekilde bir kaç kez attığımı hatırlıyorum. Beyaz kuşakla başlamıştık judo yapmaya. Beyaz kuşakla da bitirdik. Kuşağımızın rengini değiştirip bir üst kuşağa geçmek kısmet olmamıştı.

Ters perende süksesi

Okulun jimnastik takımında ters perende atabilen tek öğrenciydim. Spor hocamız bunu bildiğinden spor şölenlerine, yarışmalarına ve gösterilerine benim de katılmamı isterdi. Minder üzerinde düz takla, ters takla, kasa üzerinden atlamalar gibi gösteriler tamamlandıktan sonra en son gösteri olarak beni mindere çıkartırdı. Önce bir kaç düz perende attıktan sonra, mindere hızla gelip iki elimin üzerinde bir çember yaptıktan sonra önce tek ters perende atardım. Ters perende yaparken sıçrayıp havada vücudumun gerisine doğru bir dönüş yapıp yere ayaklarım üzerinde mindere düşerdim. Daha sonra havada iki ters perende.  Bu hareketi gören seyircilerden önce “uuuuuu” diye sesler yükselir sonra da alkışlar patlardı. En sonda da minder başından minderin sonuna kadar hiç durmadan Allah ne verdiyse 7-8 ters perende yaparak minderin sonuna gelip seyircileri selamlardım. En yüksek alkış o zaman kopardı.

Yaşasın folklor!

Okulda kurulmuş folklor ekiplerinden oynamadığım ekip neredeyse yok gibiydi. Oynadığım folklor ekiplerinden hatırladıklarım; Bitlis, Antep, Kars, Karadeniz, Artvin ve Erzurum ekipleri. Antep ve Kars ekiplerinde kızlarla birlikte oynardık. Bizim dönemimizde okulda kız olmadığı için ekipteki kızlar İstanbul Kız Lisesinden gelirdi. Bazen de biz kızların okuluna prova yapmak için giderdik. Ekipteki kızlar bizim okula geldiğinde kızlar görücüye çıkmış gibi bir sürü oğlan onları seyretmeye gelirdi. Biz kızların okuluna gittiğimizde de bizi seyretmeye bir sürü kız toplanırdı. Çocukluk heyecanı ile prova günlerini dört gözle beklerdik.

Oksijenin fazlası zarar

Bizim zamanımızda Darüşşafaka’da izcilik öğrenciler için çok prestijli bir uğraştı. İzci olmak kolay değildi. Hayrettin Cete hocamız izci olmak isteyen öğrencileri tek tek incelerdi. Her isteyeni kabul etmezdi. Zorluklara göğüs gerebilecek, sabırlı, çalışkan, çabuk pes etmeyecek ve derslerini aksatmayacak öğrencileri tercih ederdi. Bizim sınıfın izci obasının adı “Kobra Obasıydı”. Her sınıfın obasının adı farklıydı. “Kırlangıç Obası”, “Kartal Obası”, “Kaplan Obası” gibi ayrı isimleri vardı obaların.

Dimdik ayaktayken bir anda yanımda duran Ertuğrul Kalafat’ın bir kalas gibi öne doğru dümdüz upuzun düştüğünü gördüm

Yaz tatilinde Hayrettin Cete hocamız izcileri Selimpaşa’da kampa götürürdü. Kendi çadırlarımızı kurar, yemeklerimizi kendimiz pişirir, bulaşıkları kendimiz yıkardık. Her sabah jimnastik, daha sonra izcilik dersleri alırdık. Her çeşit izci düğümü yapmasını bu kampta öğrenmiştim. İzci kampında bir çeşit “survivor” hayatı yaşardık. Tabii aç kalmadan. Hayrettin Cete hocamız bizi aç bıraktırmazdı. Akşamları izci ateşi yakar etrafında toplanır şarkılar söylerdik. Ben akordeon çalardım. Kahraman Uluocak bateri, Ertuğrul Kalafat da marakas çalardı. Yusuf Kutlu arkadaşımız da gitarı ile hepimize eşlik ederdi. Bazı geceler bize yakın öğretmenler kampından davet edilirdik. Onlara gidip çalar, onları eğlendirirdik.

İzci kampının ikinci günü sabahını hiç unutmuyorum. Cete hocamız bizi sabah sporuna çıkarttı. Hepimizi tek sıra dizdi. İngilizce olarak “çocuklar şimdi ciğerlerinize çekebildiğiniz kadar temiz hava çekmenizi ve nefesinizi içinizde tutabildiğiniz kadar uzun tutarak kollarınızı uzatıp bir sola bir de sağa doğru elleriniz ayaklarınıza değecek şekilde eğilip kalkmanızı istiyorum” dedi.

Hep birlikte hocamızın dediğini yaptık. Nefesimizi içimizde tutup parmak uçlarımızı bir sol bir de sağ ayak parmağımıza değdirmeye başladık. Nefesimizi içimizde kim daha uzun tutacak diye birbirimizle yarışıyorduk. Dimdik ayaktayken bir anda yanımda duran Ertuğrul Kalafat’ın bir kalas gibi öne doğru dümdüz upuzun düştüğünü gördüm. Hiçbirimiz onu tutamadık. Çok ani oldu. Yüz üstü suratı toprağa çakıldı. Bayılmıştı. Çok korktuk. Burnu kırılmış olabilirdi. Hocamız bizi sakinleştirdi. Hemen Ertuğrul’a suni teneffüs yaptı. Kolonya getirdik koklattık. Bir süre sonra yavaş yavaş gözlerini açmaya başladı. Kendine geldi. Hepimiz rahatladık. Ertuğrul’a oksijen çok gelmişti. Her şeyin fazlasının zarar olduğunu izci kampında bu olaydan sonra iyice öğrenmiştim.

bulent-sanver-03
Selimpaşa izci kampında çadır kurduktan sonra, soldan : Yusuf Kutlu, Hayrettin Cete, Kahraman Uluocak, Bülent Şenver. 1968.

Da dit, da dit, dat dada dit

İzcilikte boru ve trampet takımları önemlidir. Milli bayramlarda, törenlerde izci boru ve trampet takımları özel giysileri ile arkalarındaki izcileri yürütüp coştururlar. Darüşşafaka’da da o yıllarda bu iki takım çok önemliydi. Bu iki takımdan birine girmek çok prestijli, havalı bir olaydı. Ben Darüşşafaka izcileri Boru Takımına seçilmiştim. Boru çalardım.

Talha Çamaş, beyaz eldivenlerini eline geçirip, sol ve sağ eline bagetlerini alıp takımın önüne geçti mi sanki Darüşşafaka’nın başındaki kişi oymuş gibi bir görünüme bürünürdü

Boru takımımızın başında Cengiz Kızıltan vardı. Çatık kaşları ile bize bir baktığında ne istiyorsa hemen yapardık.

Trampet takımının başında ise Talha Çamaş vardı. Beyaz eldivenlerini eline geçirip, sol ve sağ eline bagetlerini alıp takımın önüne geçti mi sanki Darüşşafaka’nın başındaki kişi oymuş gibi bir görünüme bürünürdü. Talha Çamaş şimdi Darüşşafaka Cemiyet Başkanı oldu.

Törenlere giderken boru ve trampet takımı izcilerin önüne düşer, yorulmak nedir bilmeden yol boyunca sık sık çalarak çevredeki vatandaşlardan bol bol alkış alırdı.

Boru takımı başkanı ne zaman törende bir kız okulunun yanından geçmeye başlasak hemen sol elini havaya kaldırır, parmakları ile 2 işareti yapar ve bir süre bu şekilde yürürdük. Onun parmaklarında 2 işaretini görünce biz 2 numaralı boru müziğini biraz sonra çalmamız gerektiğini anlardık. Çalmaya başlamak için onun sol elinin hızlı ve sert bir şekilde aşağıya inmesini beklerdik.

Sonra borazancılar hep birlikte başlardık çalmaya.

“Da dit, da dit, dad dara dit. Da dit, da dit, dad dara dit. Da dit da dit dit”

Bazen kızlara hava atacağız diye, bazen de İstanbul Erkek Lisesi borazan takımının sesini bastıracağız diye o kadar çok ve kuvvetli çalmak zorunda kalırdık ki okula dönerken Fatih Çarşamba yokuşunu tırmanıp okul kapısından içeri girmeden “biz döndük” mesajını vermek için Cengiz abi sol elini kaldırıp 3 parmak işareti yapıp elini aşağıya indirdiğinde, “Allahım yardım et. Ha gayret,” deyip borumuzu üflemeye başlardık. Dudaklarımız üflemekten o kadar çok şişmiş olurdu ki borunun solundan, sağından dudaklarımızdan hava kaçırmaya başlardık. Dudaklarımız hava kaçırdıkça da borudan ses çıkmazdı. Son gayretle ses çıksın diye sağ elimle boruyu tutup üflerken sol elimin baş parmağı ile de borunun ucundaki şişmiş dudağımı sıkıp hava kaçırmasın diye bastırdığımı  hatırlarım.

Bugün imkan olsa da Talha Çamaş trampetini çalarken Cengiz Kızıltan abi de işaretini verse ve ben de var gücümle izci boruma tekrar üfleyebilsem.

“Da dit, da dit, dad dara dit. Da dit, da dit, dad dara dit. Da dit da dit dit”

bulent-sanver-04
İzci kampında tuvalet çukuru kazarken. Solda elinde kazma Ertuğrul Kalafat, onun arkasında çok az görünen Recep Altay, ortada elinde kürek Bülent Şenver, arkasında kürekli Kahraman Uluocak. 1968

Türkiye’nin ilk renkli fotoğrafını bastım

Fotoğrafçılık kulübü bizim sınıfın medarı iftiharıydı. Fotoğrafa meraklı arkadaşlardan oluşmuş çok zevkli çalışmalar yapan bir kulüptü. O yıllarda bugünkü gibi dijital fotoğraf yoktu. Renkli fotoğraf yoktu. Fotoğraflar sadece siyah beyazdı.

35 milimetre filmle çekim yapan fotoğraf makineleri modaydı. Bir film ile 36 poz fotoğraf çekmek mümkündü. Filmler de ucuz değildi. Bu nedenle fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmadan önce çok düşünür, ışık ayarları yapar, doğru sonuç alacağımızdan emin olmadan hiç bir pozu çekmezdik. Fotoğraflar çekildikten sonra karanlık odaya girip makinenin içinden karanlıkta negatif filmi çıkartırdık. Kaza ile o sırada odaya ufak bir ışık girse film yanardı. Çektiklerimiz boşa giderdi.

Negatif filmi karanlık  banyo odasında makineden çıkardıktan sonra onu bir film yıkama tankı içine koyardık. Siyah silindir şeklindeki bu tankın üstündeki delikten içine özel bir kimyasal sıvı dökerdik. Buna birinci banyo denirdi. Bir süre bu tankın içinde negatif film kaldıktan sonra tankı ters çevirip kimyasalı boşaltırdık. Daha sonra da ikinci banyo dediğimiz (fikser) başka bir kimyasal sıvıyı tankın içine dökerdik. Bu sıvı birinci sıvının başlattığı siyah beyaz filmin oluşumunu durdurup filmi sabitleştirmeye yarardı. Film bu sabitleştirici sıvıda yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra filmi tankın içinden çıkartabilirdik. Işıkları açtığımızda artık film yanmazdı.

Filmi agrandizör denilen makineye takıp ışığını yakardık. Agrandizörün ucundaki mercekten negatif filmin görüntüsü alttaki masaya koyduğumuz özel kimyasal ile kaplı kartpostal ebadındaki özel fotoğraf kağıdına yansırdı. Bu gölgenin 5-10 saniye ışıklı olarak fotoğraf kağıdına yansımasını sağladıktan sonra agrandizörün ışığını söndürürdük. Sonra  fotoğraf kağıdını alıp birinci banyo dediğimiz özel kimyasal ile  dolu teknenin içine atardık.

Bu işleri kırmızı ışık altında yapardık. Normal ışık olursa fotoğraflar yanardı, kapkara olurdu. Fotoğraf kağıdının üzerinde yavaş yavaş çektiğimiz fotoğraf belirmeye başlardı. Tam belirdiğine kanaat getirdiğimizde kartpostal kağıdını tekneden alıp üzerindeki ilacı çeşme suyu ile yıkatıp temizler ve sonra da ikinci banyo (fikser) teknesine atardık. 45 dakika kimyasal reaksiyonun sonlanmasını ve fotoğrafın sabitleşmesini beklerdik.

Arkasından on on beş arkadaş daha gelip aynı talepte bulunmaz mı?

Bir akşam yemeğinden sonra fotoğraf tab etmek üzere eski binada bulunan karanlık odaya girdim. Akşam etüdüne girme zili çalmadan önce işimi bitirmem gerekiyordu. Kırmızı ışık altında kartpostal fotoğraf kağıtlarını birinci banyodan geçirdim. İkinci banyo teknesine attığımda etüt zilinin çalmasına üç dakika kaldığını gördüm. Telaşlandım.

Kartpostalları tekneden çıkartıp kuruması için masa üzerine çabuk çabuk serip odadan koşar adımlarla çıktım. Etüt salonuna bir dakika geç girdim. Koşarak yerime oturup ders çalışmaya başladım.

Ertesi gün kurumuş kartpostal fotoğrafları alıp sınıfa getirdim. Arkadaşlar üzerime çullandı. Her biri kendi fotoğrafını bulup bana bir lira verip satın aldı. Fotoğrafların hepsini sattım.

Aradan iki gün geçti. Benden fotoğraf alan bir arkadaşım elinde başkasının fotoğrafı ile bana geldi.

“Ben de bunun gibi fotoğraf istiyorum, benimkini de böyle yapabilir misin?”  diye sordu.

Elindeki fotoğrafı aldım baktım. Siyah beyaz fotoğrafın bazı yerleri sararmış, morarmış, kızıllaşmış, rengarenk olmuş.

Arkasından on – on beş arkadaş daha gelip aynı talepte bulunmaz mı?

“Biz de böyle renkli fotoğraf istiyoruz,” diye.

Onlara, “Ben yapamam. Bu nasıl oldu anlamadım ki,” diyemedim.

Saatlerce düşündüm. Siyah beyaz fotoğraf nasıl oldu da renkli gibi oldu diye.

Karanlık odaya girip bir çok deneme yaptım. Renkli fotoğraf gibi sonuç elde edebilmek nasıl oluyor anlamaya çalıştım. Sonunda nasıl olduğunu keşfettim.

Fotoğrafları sabitlensin diye ikinci fikser teknesine attıktan sonra 45 dakika değil sadece 15 dakika tutup ilaçtan çıkartılırsa kağıt üzerinde fotoğrafın kimyasal reaksiyonu tam anlamıyla sonlanmıyordu. Fotoğraf gün ışığına çıktığında sabitlenme tamamlanmadığı için fotoğraf üzerinde bazı yerler sararıyor bazı yerler morarıyor, pembeleşiyor, kızılımsı olan kısımlar dahi oluşuyordu. Böyle olunca fotoğraf sanki renkliymiş gibi görünüyordu.

Arkadaşlarım çok mutluydu. İstedikleri gibi fotoğraflar olmuştu. Benim yaptığım renkli (sözüm ona renkli!) fotoğraflar o kadar çok moda olmuştu ki bu buluşumdan sonra siyah beyaz fotoğrafların tanesini bir liradan renkli olanları ise iki liradan satmaya başladım…

Ateş Altılısı

Kayseri’de gün boyu sokak hoparlörlerinden bizim duyurumuz yapıldı.

Okulda müzik konusunda da başarılıydım. Annem bana tuşlu bir ağız mızıkası almıştı Hohner marka. İnce uzun yeşil bir dikdörtgen metal kutu üzerine dizilmiş minik piyano tuşlarına benzer tuşları vardı. Ucundan üfleyip bir tuşa basıldığında o tuşun notasında ses çıkmaya başlardı. Onunla başlamıştım komparsita tango, samanyolu vals ve halay çalmaya. Daha sonra annem   müziği seviyorum diye  siyah bir akordiyon almıştı.

Ayaktakiler soldan sağa: Bülent Şenver (org), Faruk Karadağlar (solo gitar), Kemal Çile (bas gitar) Oturanlar soldan sağa: Yusuf Kutlu (ritim gitar), Kansu Asyalı (solist), İlhan Dönertaş (davul)
Ayaktakiler soldan sağa: Bülent Şenver (org), Faruk Karadağlar (solo gitar), Kemal Çile (bas gitar) Oturanlar : Yusuf Kutlu (ritim gitar), Kansu Asyalı (solist), İlhan Dönertaş (davul)

Sınıf arkadaşım Faruk Karadağlar ve Yusuf  Kutlu çok güzel gitar çalardı. Sınıf orkestrası kuralım dediler. Sınıfta müzik aleti çalanları bir araya getirdiler. Ben akordiyon çaldığım için beni de orkestraya aldılar. Faruk Karadağlar  orkestrada benim akordiyon yerine org çalmamı istedi. Benim orgum yoktu.

Ne yapsam diye düşünürken imdadıma yine annem yetişti. Benim org almayı çok istediğimi görünce acil durumlar için biriktirdiği bir köşede parası varmış, onu bana verdi. “Oğlum git kendine istediğin orgu al,” dedi.

Hemen Karaköy’deki yüksek kaldırıma gittim. Yokuşu tırmanarak Galata Kulesini geçip tünele doğru tırmandım. Yolun sonuna doğru müzik mağazalarında elektronik orgları gördüm. Dükkandan içeri girip elektronik orgların fiyatını sormaya başladım. Sordukça moralim bozuluyordu. Çünkü fiyatlar annemin bana verdiği paranın yaklaşık üç katı kadardı. Bu para ile org alamayacağıma kanaat getirmiş, yüzüm asılmış, ağlamaklı yokuşun tepesine ulaştım.

Yokuşun en tepesinde gözüme son bir dükkan ilişti. Ekranda kenarı kırmızı ufak bir org gördüm. Son kez şansımı denemek için içeri girdim. Fiyatını sordum. Satıcının söylediği fiyat benim cebimdeki parayla aynıydı. Önce inanamadım. Fiyatı bir kez daha sorum. Satıcı yeniden söyledi. Fiyat uygundu. Bu orgu alabilecektim.

Sordum: ”Diğer dükkanlarda bu fiyatın üç katını söylediler. Siz niçin ucuz satıyorsunuz?”

Satıcının cevabı şöyleydi: “Bu gördüğünüz elektronik org değil. Bunun içinde bir elektrik motoru var. Motor çalışınca hava üfler. İçinde ağız mızıkası sistemi gibi küçük diller vardır. Siz bir tuşa basınca oradan hava çıkar. Çıkan hava da aynı mızıkada olduğu gibi bir ses çıkartır. Dış görünümü elektronik orga benzer. Ama çıkarttığı ses benzemez. Sesi mızıka sesi gibidir.”

Param başkasına yetmediği için çaresiz bu orgu aldım. Okula götürdüm. Orgu kurdum. Faruk Karadağlar ve Yusuf Kutlu merakla benim çalmamı bekliyorlardı. Orgun “on” düğmesine bastım. Önce bir motor sesi duyuldu. Sonra tuşlara basıp çalmaya başladım.

Faruk  ve Yusuf’un  suratını görmeliydiniz. Ne olduğunu anlamamış gibi bir bana bir de orga acayip acayip bakmaya başladılar. Sonunda Faruk dayanamadı:

“Bu tam org sesi vermiyor Şenver?” dedi.

“Sesi mesi boş verin. Org orgtur. Ateş Altılısı orkestramız tamamlandı. Haydi siz de gitarlarınızı alın çalmaya başlayalım” dedim. Birlikte çalmaya başladık.
O yaz Faruk bize Kayseri Uluslararası Fuarında bir iş buldu. “Ateş Altılısı” orkestrası olarak Kayseri’ye çalmaya gidecektik. Orkestra elemanları olarak üzerimize giyecek doğru dürüst elbisemiz yoktu. Faruk, Yusuf ve ben Sultanhamam’dan parlak müzisyen kumaşı bulup aldık. Kumaşı Yusuf Kutlu’nun annesine götürdük. Yusuf’un annesi bize, altı kişiye bu parlak yaldızlı pırıl pırıl parlayan altın sarısı kumaştan birer ceket dikti. Elbiselerimiz de hazırdı. Repertuarımızı da hazırlayıp Kayseri’ye gittik.

Kayseri’de gün boyu sokak hoparlörlerinden bizim duyurumuz yapıldı.

“Dikkat dikkat. İstanbul’dan büyük fedakarlıklar ile getirttiğimiz Ateş Altılısı orkestrası bu akşam Fuarda konser verecek. Tüm Kayserili vatandaşlarımız davetlidir.”

İlk gece çok heyecanlıydık. Slow parçalarla başladık. Daha sonra zamanın popüler Türkçe sözlü hafif batı müziği şarkılarını solistimiz Kansu Asyalı söylemeye başladı. Bas gitarda Kemal Çile, davulda İlhan Dönertaş gecenin sonunda oyun havaları ile Kayserilileri coşturduk. Sonraki günler sanki profesyonel müzisyenmişiz gibi görevimizi başarıyla yaptık.  Hem eğlendik, hem para kazandık.

Baterist İlhan Dönertaş o yaz Kilyos’ta bir deniz kazasında hayatını kaybetti.

Gitarist Faruk Karadağlar’ı beş yıl önce kalp krizinden kaybettik…

Bozuk Düzen

Darüşşafaka’da her yıl son sınıflar bir tiyatro eserini sahneye koyarlar. Biz 1970 mezunları da öyle yaptık. Güner Sümer’in Bozuk Düzen eserini hocamız seçti. Seçilen eserlerde kız sayısının az olmasına dikkat edilirdi. Zira okulda kız yoktu. Rol alacak kızları İstanbul Kız Lisesi’nden isterdik, gönderirlerdi. Bu oyundaki üç kız da oradan seçildi.

‘Bozuk Düzen’de yakalayamadığımız mutluluğu şimdi doya doya yaşıyoruz…

bulent-sanver-05
Bozuk Düzen oyuncuları. Ayaktakilerden sağdan ikinci Bülent Şenver sağdan beşinci Hülya Şenver. Oturanlar ikinci sıra soldan ikinci AKP Milletvekili olan Ayşenur Bahçekapılı (sol yanında İzzet Durukan sağ yanında Yavuz Boray)

Bozuk Düzen’de hocamız bana baş rolü vermişti.

Bozuk Düzen, Erzincan depreminden sonra büyük kente göçmüş küçük insanların bu yeni ortamın yaşam koşulları karşısındaki kaçınılmaz yenilgilerini anlatıyordu. Karşılaşılan zorluklar, aile bireyleri arasındaki güçlü aile bağı, sevgi, anlayış, dayanışma, hoşgörü gibi değerlerle göğüslenmeye çalışılsa da, onlar için mutluluk hep ulaşılmaz oluyordu.

Babanın ölümü, annenin de bir daha iyileşememek üzere hastaneye yatmış olmasıyla yaşam düzenini yitirmiş orta halli bir ailenin bunalımlarını ve çelişkilerini irdeleyen Bozuk Düzen’de ben aileye babalık yapmaya çalışan büyük ağabey rolünü oynuyordum.

Oyunda bir türlü kavuşamayıp mutlu bir yuva kuramadığım sevgilim vardı. İstanbul Kız Lisesinden Hülya Topaloğlu isimli uzun saçlı, güldüğünde yanağında gamzesi beliren güzel bir kız bu rolü oynuyordu.

O kızın adı şimdi Hülya Şenver.

Kaan ve Nil adında iki çocuğumuz var.

‘Bozuk Düzen’de yakalayamadığımız mutluluğu şimdi doya doya yaşıyoruz…

İş hayatım

Darüşşafaka’yı bitirdikten sonra iyi bir üniversiteye girebilmek önemliydi. O dönemde Robert Kolej Yüksek Okuluna girebilmek  büyük bir başarı sayılıyordu. O dönemde İngilizce öğrenim yapan İstanbul’daki tek üniversiteydi. Herkesi almıyorlardı. Çok seçici davranıyorlardı. Özel bir imtihan yapıp iyi ailelerin çocuklarını kabul ediyorlardı. Okul paralıydı. Robert Kolejde okumak pahalı bir eğitimdi. Okul Darüşşafaka’dan imtihanı kazanabilen her sene yaklaşık üç dört öğrenciye tam burs vermeyi kabul etmişti.

Robert Kolej imtihanlarına ben de girdim. Kazandım ve İşletme Bölümünde okumaya başladım. Son sene İngiltere’den Arthur Andersen denetim şirketi bizim okuldan beş kişiyi işe alıp Londra’ya götürmek için söyleşi yapmak üzere üniversiteye geldi. Rahmetli hocamız Arman Manukyan’ın tavsiye ettiği yaklaşık yirmi öğrenci ile İngiltere’den gelen partner (ortak) Jeremy Roberts ve yardımcısı iş görüşmesi yaptılar. İşe kabul ettikleri beş kişiden birisi ben oldum.

Tam 11 sene Arthur Andersen şirketinde bağımsız dış denetçi olarak çalıştım. “Bağımsız Denetim”, “Yönetim Teknikleri” ve “Bankacılık” konularında Londra, Birmingham, Chicago, Houston, Washington D.C., Paris, Brüksel ve Cenevre’de çeşitli eğitimler aldım. Türkiye’ye döndüğümde “Serbest Muhasebeci Mali Müşavir” sertifikası aldım.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası için “Bankalar Uzaktan Gözetim Sistemi” kurmak üzere İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankalarında araştırmalar yaptım. Yurda döndüğünde T.C. Merkez Bankası için “Bankalar Uzaktan Gözetim Sistemi”, “Bankalar Erken Uyarı Sistemi”, “Bankalar Tek Düzen Raporlama Paketi” ve “Bankalar Tek Düzen Hesap Planı” hazırlanmasından sorumlu kıdemli proje müdürü olarak görev yaptım.

Türkiye Bankalar Birliği eğitim programları çerçevesinde 17 yıl boyunca “Bankalarda Kârlılığın Arttırılması”, “Bankalarda Aktif ve Pasif Yönetimi”, “Bankalarda İç Denetim” ve “Banka Bilanço Analizi” konularında İstanbul, Ankara ve İzmir’de çeşitli konferans ve seminerler verdim. Ayrıca “Banka Mali Tabloları Nasıl Analiz Edilir” isimli bir de kitap yazdım.

Türkiye’de yaklaşık 25 bankanın bağımsız dış denetimini yaptıktan sonra bir özel banka olan Interbank genel müdür yardımcısı olmak için Arthur Andersen’den ayrıldım. Üç yıl sonra da Pamukbank’ın genel müdürü oldum.

Bireysel bankacılığın yeni başladığı yıllarda banka genel müdürü olarak bankacılıkta bir çok ilki yapma şansını bulmuştum.  Türkiye’nin ilk resimli kredi kartı uygulaması, ilk varlığa dayalı menkul kıymet ihracı, ilk telefon bankacılığı uygulaması, ilk kredili mevduat, sigortalı mevduat hesaplarının başlatılması, ilk Avrupara mevduat hesabı, Dünyapara mevduat hesabı, ilk günü birlik kredi uygulaması,  Türkiye’nin ilk özel banka konut kredisi uygulaması gibi bir çok yeni bankacılık ürün ve hizmetini gerçekleştirerek, bankacılıkta bir çok ilke imza atma şansına kavuştum.

Alman Kreiss Bank A.G., Türkiye Genel Sigorta A.Ş., Pamukbank, Baytur İnşaat ve Taahhüt A.Ş., Türk Henkel A.Ş., Aksan A.Ş., Pamuk Factoring A.Ş.  ve Pamukbank Emekli Sandığı şirketlerinde Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptım.

Beş yıl boyunca Türk Amerikan İşadamları Derneği (TABA-AmCham) Genel Başkanı, Amerikan Ticaret Odaları Avrupa Konseyi (ECACC) Yönetim Kurulu Üyesi, İcra Komitesi Üyesi ve aynı dönemde ECACC Hazine Başkanı olarak görev yaptım.

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) üyeliğim sırasında TÜSİAD Bankacılık Komisyonu, TÜSİAD Ekonomik ve Mali İşler Komisyonu, Parlamento İşleri Komisyonu, Dış İşler Komisyonu ve Bankacılık Komisyonu  üyesi olarak da görev yaptım ve TÜSİAD İş Ahlakı İlkelerin hazırlanmasında görev aldım.

Türk Basın Birliği tarafından “1987 Yılının Bankacısı” seçilerek “Hakkı Tarık Us Yılın Adamı” unvanını ve plaketini almaya hak kazandım.

Aylık ekonomi dergilerinden “Kapital” 1990 yılında “Yılın Bankacısı” ödülünü bana verdi. Aynı yıl “Cosmopolitan” isimli bir diğer dergi de bankacılık konusunda gösterdiğim başarılı çalışmalardan, yaratıcı kişiliğimden ve bankacılık sisteminde öncülük yaparak getirdiğim yeni ürün ve hizmetlerden dolayı beni “1990 Yılın Adamı” olarak seçti ve ödüllendirdi. Ayrıca “Kapital” dergisinin geleneksel yıllık araştırmaları sonucu 47 seçkin işadamı, bankacı ve yöneticiden oluşan jüri heyeti ikinci kez beni 1991 yılında “Yılın Bankacısı” olarak seçti ve ödüllendirdi.

Bugünlerde

Türkiye kitap okumuyor. Türkiye’de kitap okumayı sevdirmek, yaygınlaştırmak ve kitaba kavuşmak isteyen herkesin eşit şartlarda kitaba ulaşmasına yardımcı olmak maksadıyla bir sivil toplum hareketi başlattım.

bulent-sanver-16
Kalamış Parkında yapılan Kitapcan kampanyasında. 12 Temmuz 2015.

Şimdilerde çalışma zamanımın %40’ını gençlere ve sivil toplum kuruluşlarına ayırıyorum. Geriye kalan %60’ında ise bankalara, şirketlere ve şirket sahiplerine stratejik danışmanlık hizmetleri veriyorum. Bir kaç şirkette yönetim kurulu üyeliği ve danışma kurulu üyeliği görevlerim var. Tecrübelerimi, birikimlerimi ve zenginliklerimi paylaşıyorum.

Yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak Boğaziçi Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi ve Kültür Üniversitesinde “Banka Yönetimi”, “Yatırım Bankacılığı”, “Bankacılık ve Finansal Piyasalar”, Bankalarda Risk Yönetimi”, “Girişimcilik”, “Finansal Kurumlarda Operasyon Yönetimi” ve “İşletme Etiği” derslerini veriyorum.

bulent-sanver-15Türkiye’de etik anlayışı bilincinin oluşturulması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için “Etik Değerler Merkezini” kurdum. Kurucu Genel Başkanı olarak gençlere “etik aşısı” yapmaya çalışıyorum. Göle yoğurt mayası çaldığımı biliyorum. Bir gün “etik gölü”nde mayanın tutacağına inanıyorum.

Türkiye kitap okumuyor. Türkiye’de kitap okumayı sevdirmek, yaygınlaştırmak ve kitaba kavuşmak isteyen herkesin eşit şartlarda kitaba ulaşmasına yardımcı olmak maksadıyla bir sivil toplum hareketi başlattım. “Herkese Her Yerde Kitap Vakfı” adıyla bir vakıf kurdum. Kurucu Genel Başkan olarak daha iyi bir Türkiye yaratmak için herkesin her yerde kitap okumasını özendirmek, teşvik  etmek için projeler yapıyoruz. “Okuyan Türkiye için Herkese Her Yerde Kitap” sloganı ile yola çıkan vakfımızın maskotunun adı “Kitapcan”.

bulent-sanver-13Darüşşafaka’da okuyan tüm öğrencilerimize “Kitapcan Kart” hediye edip onların kendi kitaplarını kitapçıdan gidip kendilerinin seçip, beğenip, alıp okumalarını sağlamak, onlara kitapçıya gitme alışkanlığı kazandırmak ve kendi kütüphanelerini oluşturma zevkini aşılamak istiyoruz. Bugüne kadar yaklaşık 300 öğrencimize “Kitapcan Kart” verebildik. Bu sayıyı arttırmak için çocuklarımıza “Kitap Velisi” olacak ağabeylerine buradan çağrı yapıyorum. Darüşşafaka Cemiyetini arayıp, mail gönderip veya web sitesine girip “Kitapcan Veli Bağışınızı” yapın. Daha iyi bir Türkiye için ufak bir katkı sağlayın.

 

Boş zaman…

Bana göre insanın boş zamanı olmamalı. Hayat çok kısa. Zamanı iyi kullanmalıyız.

İtiraf etmeliyim. Boş zaman bulmakta zorluk çekiyorum. Bunun nedeninin ben olduğunu biliyorum. Bana göre insanın boş zamanı olmamalı. Hayat çok kısa. Zamanı iyi kullanmalıyız. “Boş zaman” kavramını herhalde işimizin dışında kendimize ayırdığımız zaman diye anlıyoruz. Aslında zamanın boşu olmaz. Kendimize ayırdığımız zaman da doludur. “Boş” dediğimiz o zamanı da dolu dolu, doğru dürüst, severek ve zevk alarak harcamalıyız.

bulent-sanver-12
Tepemde Kahraman Şenver. 2014.

Torunum Kahraman iki buçuk yaşında. İşe harcadığım zamandan arta kalanları eskiden eşim Hülya, oğlum Kaan ve kızım Nil ile paylaşmaya çalışıyordum. Şimdi torunumla oyun oynayarak eğleniyorum. Ben onu ziyarete gittiğimde elimden tutup beni odasına götürüp halının üzerine oturtuyor. “Kammooon” diyerek elime büyük bir oyuncak tır kamyonu tutuşturuyor. Kamyonlar, arabalar, trenler, birlikte oynuyoruz.

“Kulağınıza Küpe Olsun”, “Gençlere Mektup” ve başarı hapı “BAŞARDİN” kitaplarımdan sonra şimdi yenilerini yazmak istiyorum. Elimde yazılmayı bekleyen en az üç kitap başlığı var.

Dijital ortamda oluşturduğum tecrübe paylaşımı web sitemde (www.turklider.org) kendi zenginliklerim ile birlikte   başarılı insanlarımızın da tecrübelerini paylaşmalarını sağlamak için zaman harcıyorum.

Son altı aydır da ney üfleme başladım. Ses çıkartabiliyorum.

Ney üflüyorum.  “Boş zamanlarımda”…

ök/fa Ağustos 2015

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.