İsmail (Çiftaslan), “abi bir de 80’lerde kız basketbol takımımız vardı, onları da unutmayalım,” dediğinde öğrenme haneme bir yıldız daha düştü. Hem de bu kez  takım yıldızı ! Onlar 100. Yıl Gecesini havai fişek gibi şenlendirdiler, DSK-tarih algılamamızda yeni bir perspektifi önümüze serdiler… İlk Pelin’i tanıdım bu süreçte. Bir yandan ele avuca sığmaz, afacan bir kız Pelin. Diğer yandan küçük çocuğunu seyirci koltuklarında uyutup, antrenmandan çıkan büyük oğlunu yanına oturtup heyecanlı tezahüratlarla DSK maçını seyreden bir fanatik anne. Bir yandan çocuksu, genç, ateşli hayaller ve vizyonlar kurmakta, önermekte üstüne yokken; diğer yandan  rakama, analize, sakin değerlendirmeye oturtarak konuşan bir deneyimli yönetici. Işıldayan gözler sürekli enerji saçıyor, yeni arayışların habercisi gibi… İyimser ve olumlu bakışın hiç eksilmesin Tirebolu’nun çok dallı sporcusu diyor, renkli hikayesine geçiyoruz.

 

pelinbayraktar-04
Pendik Lisesi ile maçımızda rakibi geçiyorum. 32-13 yenmişiz, 10 sayı atmışım. 24 Aralık 1985. Bulvar Gazetesi.

Tirebolu’nun ağlayan kızı

Milattan önce VII. yüzyılda Miletoslular tarafından kurulduğu rivayet edilen Giresun’un sahil kasabası Tireboluluyum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih-Coğrafya Bölümü’nden mezun öğretmen  bir anne ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu avukat bir babanın ilk çocuğuyum. Bir de Avusturya Lisesi’ni bitirip, Viyana’da uluslararası hukuk okuyan ve halen Viyana’da yaşayan, kendi avukatlık bürosu olan bir erkek kardeşim var. Annem ve babam İstanbul’da okuduktan sonra Tirebolu’ya geri dönmüşler ve evlenmişler. Dolayısıyla ilkokul dördüncü sınıfa kadar çocukluğum Tirebolu’da sahilde, denizin içinde geçti diyebilirim.  Babamın  vefatı sonucunda, annemin ailesi İstanbul’da yaşadığından İstanbul’a geldik ve ilkokul beşinci sınıfı Beşiktaş’ta Büyük Esma Sultan İlkokulu’nda okudum. Benim çocukluğumda Tirebolu’daki Türkiye İş Bankası müdürü rahmetli Ahmet Yurdakul abimiz Darüşşafakalıymış ve Darüşşafaka’yı bizimkilere hep anlatırmış. Dolayısıyla annemin Darüşşafaka ile tanışması böyle olmuş, bir de ‘72 mezunu Daçkalı Çetin Çoktur  ağbimiz bizim oturduğumuz Kabataş, Ayazpaşa’daki mahalle komşumuzdu ve onun da Darüşşafaka ile ilgili bilgi vermesi sonucunda Darüşşafaka’nın sınavına girmişim. Yani çok kısa bir dönem içinde kendimi Darüşşafaka’da yatılı buldum. Yatılılığa hiç alışamadım ve beni tanıyan veya hatırlayan abla ve abilerimiz, “Sen o ağlayan kızdın, değil mi?” derler hala.

Alışmak kolay olmadı

Düşünün; Tirebolu’da deniz kıyısında sabahtan akşama kadar evin önünde özgürce oynayan, futbol oynayan ben, bir anda çok farklı bir ortamda hiç tanımadığım insanların arasında buluverdim kendimi. Dediğim gibi yedi sene boyunca yatılılığa hiç alışamadım. Orta 1’deydim ve öğretmen hakkından Beyoğlu Anadolu Lisesi’ne geçiş yapabiliyordum. Annem, “Madem alışamadın, seni B.A.L’a alalım,” dedi ve o hafta kaydımı almak için okula geleceğini söyledi. Ben öyle bir ikilemde kalmıştım ki ! Evimi özlüyordum ancak arkadaşlarıma da o kadar alışmıştım ki, onlardan ayrılamayacağımı da biliyordum. Ve anneme hüngür hüngür ağlayarak ben okuldan ayrılmayacağım, çünkü arkadaşlarımdan ayrılamam dedim. Böylece benim Daçka hayatım daha farklı bir boyuta geçti.

İhtilalli, kapuskalı günler

1980 girişliyim. Hiç unutamadığım bir anım, ihtilal olduğu gün veya ertesi gündü. Pazar akşamı okula gitmek için Kabataş set üstünde yürüyordum. Karşıma elinde tüfeğiyle bir asker çıktı ve “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ben de okula gideceğimi söyledim. Bana, “İhtilal oldu, senin haberin yok mu? Çabuk evine dön,” deyince eve döndüm ve o akşam okula gidemedim.

Bizim dönemimiz, okulumuzun yokluk yıllarıydı. Her akşam kıymalı patates veya kapuska yemeği çıkardı ve ben bu yemekleri yiyemezdim. Kaç akşam aç yattığımı hiç unutmuyorum. Okulda şimdiki gibi kantin de olmadığından alternatif bulamazdık. Uzun yıllar ne kıymalı patates ne de kapuska yedim. Yani, şimdiki çocuklar çok şanslı.

Akide şekeri ile ters köşe !

Bilindiği üzere, o dönemlerde her mezun olan dönem,  alt dönemlere okulun her odasının anahtarlarının olduğu külçe anahtar yığınını bırakırdı. Biz de bu fırsattan bir dönem yararlandık. Genel anlamda matematik dersinde zorlanırdık. Lise 1’de idik, matematik sınavı olacağız. Sınav öncesindeki akşam, öğretmenler odasına erkek arkadaşlarımız girdiler ve sınav sorularını aldılar. Bizler, o gece herkes iyi bir organizasyonla kimin ne kadarlık not alacağını ayarlayarak soruları çalıştık ve ertesi gün sınava girdik. Çok mutluyduk, çünkü iyi not alacağımızdan emindik. Daha sonra hoca sınav sonuçlarını açıklayınca başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Topluca kötü not almıştık. Sadık Kaleağası hocamız bizimle dalga geçerek neden aynı soruda herkesin aynı hatayı yaptığını sordu. Sonradan anladık ki, o gece sınav sorularını alırken hocanın dolabındaki akide şekerlerini de yemiş bizim çocuklar. Hoca durumu anlamış ve sınav sorusundaki denklemde  çok küçük bir değişiklik yapıp bizleri topluca ters köşeye yatırmış!…

pelinbayraktar-03
Fatih Kaymakamlık Koşusu, Darüşşafaka takım halinde 1. oldu. 21 Kasım 1982, Bulvar Gazetesi’nde çıkan bir haber. Soldan sağa: Müge Özacar, Gamze İşçi, Gülüm, Ferah Sarıkaş (birinci oldu koşuda), Pelin Ersoy, Tülay. Oturanlar : Sevgi Mızrak, Gamze Karayol, Pınar Özacar, Ayten, Şule, Mürvet Aydıntürk.

 

Futbol, basketbol, atletizm…

Benim Daçka’ya alışmamdaki en büyük faktörlerden biri, bizlere sunulan spor ortamıydı. Ben çok iyi bir koşucu, çok iyi bir futbolcu idim Tirebolu’da iken. Mahalleler arası futbol turnuvaları olurdu ve ben bizim mahallemizin baş oyuncusuydum.  Spor benim için kendimi ifade edebilmemin ve o yıllarda hayata tutunabilmemin en büyük aracı oldu. Daçka’da bize sunulan aktivite ortamı o dönemler için çok iyiydi. Ben bu ortamın spor tarafını sahiplenmiştim. Büyük salon, küçük salon, atletizm pisti olarak kullandığımız yemekhanenin önündeki alan benim nefes aldığım ortamlardı. Spora karşı Allah vergisi  yeteneğim sayesinde hangi spora yönlendirseler yapabiliyordum. Bir gün kız basketbol takımı kuruyoruz dediler. Her Perşembe akşamı ikinci etüd saatinde basketbol öğrenecektik. Daçkalı Niyazi Turan abimiz ve Daçkalı İsmail Çiftaslan abimiz bize basketbol öğretmeye başladı. Basketbolu o kadar sevmiştim ki, her Perşembe akşam yemeğini bile yemeden hemen salona giderdim ve salona girdiğimde mutluluktan kendimden geçerdim. Toplamda 85-88 arası mezunlardan spor yapabilecek kızların sayısı o kadar azdı ki, seçilen bir grup kız olarak bizler her sporu yapardık okul yarışmaları için. Ama yanlış anlaşılmasın, derece yapmak için çalışırdık. Ben basketbol haricinde 100 metre engelli koşardım, 4 x 100 bayrak takımının 3. atletiydim ve yüksek atlardım. Okul yarışmalarında bu dallarda hep derecelerim vardı. 100 metre engellide ve yüksek atlamada İstanbul birincisiydim. Marmara bölge karmasında yüksek atlıyordum.

pelin-bayraktar
Gazete’den İ.Ü.S.B.K. fotoğrafı : 8 Şubat 1989. Soldan sağa (ayaktakiler): Erdal Poyrazoğlu, Sabahattin Akın, ?, ?, Vesna, Gamze, Gülüm, Antrenör İsmet abi. Oturanlar : Yelda, Pelin, ?, Derya Özyer, Özlem Okumuş, Didem Akın

 

Koruyucu abilik

Mutlaka söylemem gereken bir nokta var: Daçka’nın ruhundan kaynaklanan abi-abla-kardeş ilişkisinin önemi benim iyi bir sporcu olmamda etkili olmuştur. Örneğin, ben yüksek atlama öğrenirken ve kendimi geliştirmek için çalışırken, üst sınıflarda o dallarda iyi olan abilerimiz bize antrenörlük yaparlar ve bizi özel olarak çalıştırırlardı. Yüksek atlamada derece almamda bana her zaman destek veren ’84 mezunu sevgili Güray Dağlı abimin ismini söylemeden geçemeyeceğim. Kim hangi konuda iyiyse o konuda alttan gelen kardeşlere öncülük ederdi ve bir sinerji ortamı oluşurdu.

Çamurlu krostan kaçış

Şimdi  Enka’nın olduğu yerde Balkanların en zor parkuru diye bilinen İstinye kros parkuru vardı. Hafta sonları da kros takımı için koşardım ama çamurun içinde koştuğumuzdan bu yarışmalara gitmek istemezdim. Daçkalı abimiz  Alpay Öz’ün eşi rahmetli Ferda Hocamız beden eğitimi öğretmeniydi. Bana Cuma gününden, “Pazar günü mutlaka krosa geleceksin,” derdi. Ben çoğu zaman giderdim ama arada bir kaytarırdım çünkü evimden ayrılmak istemezdim. Kaytardığım bir kros yarışması sonrasında, Pazartesi sabahı okula gittim. Bir de baktım rahmetli Ferda Hocam beni yeşil demir kapının arkasında bekliyor. Bana bir sporcunun prensiplerine ne kadar bağlı olması gerektiğine dair uzun bir konuşma yapmıştı ve ben kendimi bayağı kötü hissetmiştim.  Bu arada karneme de 10 yerine 9 vermişti. Dersimi almıştım.

Masa tenisinde İngilizce bilmenin yararı

Bir dönem de masa tenisi oynamıştım. Hala iyi masa tenisi oynarım. Okul takımındaydım ve Üsküdar Amerikan ile oynuyorduk. Onların öğretmeni Amerikalıydı. Maç kıran kırana geçiyordu, o dönem Üsküdar Amerikan bu sporda çok iyiydi. Öğretmen Amerikalı olduğundan İngilizce konuşuyor ve öğrencisine taktik veriyordu. Ben de o taktikleri duyup onlara karşı uyguladım. Maç sonunda öğretmen yanıma geldi ve İngilizce bilip bilmediğimi sordu. Ben o sırada daha hazırlıkta okuyordum ama onun verdiği taktikleri anlayacak kadar da İngilizce öğrenmiştim. Öğretmene onun verdiği taktikleri anladığımı ve onları uyguladığımı söyleyince bayağı şaşırmıştı. Maçı da bu arada kazanmıştım.

Türkçeden ikmale kalınca

Diğer unutamadığım bir anı da şöyle; Orta 3’de iken Kızlar Yıldız Kulüpler Şampiyonası Aydın’da idi ve biz de İstanbul’daki gruplardan çıkmıştık. Haziran sonuydu turnuva. Aksilik bu ya, Türkçe dersinden bir nedenden dolayı ikmale kaldım. Annem ikmale kaldığım için Aydın’a gitmeme izin vermiyor. Okullar tatil oldu, her gün antrenman var ve ben katılamıyorum. Anneme dil döküyorum yok, “Sen ki ikmale kaldın ben de izin vermiyorum,” diyor. Sonunda Niyazi abinin annemi aradığını ve “Pelin gelmiyorsa, biz de Aydın’a gidemeyiz,” dediğini ve ikna ettiğini hatırlıyorum.  Son dakikada  Aydın’a gidebildim ve Yıldız Kulüplerde Türkiye beşincisi olduk.

pelinbayraktar-01
Atletizmden bazı madalyalarım : 100 metre engellide Marmara Bölge Birinciliği, 1983-84 4 X 100 Bayrakta Darüşşafaka’nın Takım İkinciliği, 1983-84 Yüksek Atlama İstanbul Birinciliği

 

Basketbola ayrı bir parantez açmam lazım…

Her sporu yaptım ve severek yaptım ancak basketbol benim ana branşım oldu. Hazırlıkta basketbol öğrenmeye başladık. Hala hem Niyazi abinin hem de İsmail abinin fundamental anlatırken sarf ettiği cümleleri kulağımdadır. Bizler çok iyi fundamental öğrendik ve öğrenirken ruhumuzu veriyorduk, en azından ben böyle hissediyordum. Şu anda Daçka minik A takımında oynayan oğluma bazı fundamental hareketlerinin nasıl yapılması gerektiğini zaman zaman bahçede beraber oynarken uygulamalı gösteriyorum ve o heyecanı hissediyorum.

Ayrıca İznik-Darka’da yazları spor kampı yapılırdı. Önce erkek takımı giderdi, onlardan sonra da biz. Onbeş günlük kamplardı. Orada hem temel geliştirici antremanlar yapar hem de takım olmayı, sosyalleşmeyi öğrenirdik. Bize bu imkanı sağlayanları minnetle anarım. Düşünün 80’lerde bir okul ve kulüp takımı olarak spor kampı yapardık. O dönemler için bu tarz uygulamaların lüks olduğunu düşünüyorum.

Bizler hem okul takımı olduk hem de kulüp takımı olarak küçükler grubunda oynamaya başladık. Kızlarda Darüşşafaka tarihindeki ilk ve tek kulüp takımıydık. 1980-1985 yılları arasında oynadık. Dışarıdan gelen bir kaç arkadaşımız da vardı. İstanbul Spor Sergi Sarayı’nda ve Burhan Felek’te maçlarımız olurdu. Her geçen gün daha iyi oynuyorduk. Düşünün bizler küçük kızlar ve yıldız kızlarda kulüp takımı olarak oynarken Galatasaray Spor Kulübü’nün kızlarda basketbol kulüp takımı yoktu. Düşünüldüğünde, Daçka hep ilkleri yapan bir camia olmuştur. Hep doğru işleri başlatmışlar ancak kaynaksızlıktan dolayı devamı gelmedi veya gelemedi.

“Daçkalı Pelin”

Yıldız kulüplerde Burhan Felek’teki İstanbul Üniversitesi Spor Birliği Kulübü (İ.Ü.S.B.K.)’ya karşı oynadığımız maçı unutamam. O dönemin İ.Ü.S.B.K’sı çok iyi bir takımdı. Biz de o maçı alırsak İstanbul’dan gruplardan çıkıyoruz ve yıldız kulüpler şampiyonasına gitmeye hak kazanıyoruz.  Maç 52-51 bitti ve maçı biz kazandık. O dönemde  jump-shot (zıplayarak atılan şut) atan bir kaç kız oyuncudan bir tanesiydim herhalde.  Çok iyi oynadığımı ve oynadığımızı hatırlıyorum. Sonrasında İ.Ü.S.B.K. yöneticileri, bizim yöneticileri arayıp, “Siz gitmeyin, bırakın biz gidelim” diye istekte bulunmuşlardı. Ve biz kabul etmeyip gitmiştik Aydın’a.

Spor Sergi’deki maçlarımızda bizim seyircimiz olmazdı. Bizden sonra genelde erkek A takım maçları olurdu. O maçı seyretmeye gelen seyirciler bizim seyircimiz olurdu ve bizi desteklerlerdi, çünkü biz Daçka ruhuyla oynayan ve hep oyunda kalmaya çalışan bir takımdık. Seyircilere sempatik gelirdik.

Maalesef, 1985 yılında Darüşşafaka’nın sadece erkek A takımı’na yatırım yapma kararı yönetimden çıkınca, kız takımı ben Lise 1’de iken kapatıldı. Aynı sene, eski basketbolcu ve antrenör Fehmi Sadıkoğlu abi, Galatasaray kulüp kız takımını kuruyordu. Beni de bu takıma istediler fakat okul yönetimi yatılı okuduğumuzdan dolayı bana izin vermedi. Ben de  Nişantaşı Spor Kulübü’nde oynamaya başladım ve o takımı hemen ilk senemizde  Bayanlar 1. Ligine çıkarttık.  Sonrasında İ.Ü.S.B.K’da hem genç takımda hem de A takımında oynadım. İ.Ü.S.B.K. ile 1. Ligde Türkiye Şampiyonu olduk. O dönemde Prof. Dr. Erdal Poyrazoğlu yöneticimiz idi. Ama beni herkes o dönemde ve sonrasında bile ‘Daçkalı Pelin’ olarak bilirdi ve ‘Daçkalı’ diye hitap ederlerdi.

pelinbayraktar-05
Soldan : Esra, Pelin Ersoy, Yakut, Canan Erdoğan, ?. Nişantaşı Spor Kulübü ile 1. Lige Terfi maçları, Samsun, 1986.

 

İsimsiz kahramanlar, güzel tanışıklıklar

O dönemlerde basketboldan para kazanılmıyordu ancak ben ilk harçlık maaşımı Nişantaşı Spor Kulübü’nde iken kazanmıştım.  Her cuma akşamı Nişantaşı’nın yöneticisi abi beni Fatih’ten okul çıkışında alır, Nişantaşı’nın antreman yaptığı Şişli Terakki Lisesi’nin Etiler’deki salonuna yetiştirirdi. Sonra da eve bırakırlardı. Hafta sonları da maça çıkardım. Türkiye’de kadın basketbolunun ilerlemesine katkıda bulunan bu isimsiz kahramanlara hep minnettar olmuşumdur.

Şu dönemde Türk Bayan Milli Takımı’nın menajeri Canan Erdoğan ile Nişantaşı’nda beraber oynadım. Şu anda Fenerbahçe Bayan Takımı’nın menajeri Didem Akın ile İ.Ü.S.B.K’da birlikte oynadım. Galatasaray Kulübünde antrenörlük yapan Derya Özyer ile birlikte oynadım. Galatasaray’ın çok değerli ismi Zeynepgül Ene ile hep karşılıklı oynadık. A Takım menajerimiz sevgili Ahmet Eran’ın eşi Aslıhan ile İ.Ü.S.B.K’da  birlikte oynadık. Çok değerli arkadaşlıklar ve dostluklar gelişti zaman içinde. Yıllar sonra farklı ortamlarda basketbol camiasından yüzlerle karşılaştığımda çok sıcak ve farklı bir ortam oluşuyor aniden.

Basketbolu niye bıraktım ?

On bir yıl basketbol oynadım. Hala düşünürüm, ben neden devam edemedim diye. Yıllarca da düşündüm. Geldiğim iki nokta var.

Birincisi, basketbolumu geliştirme dönemimde iken, Daçka’nın kız takımlarının kapatılması sonucunda o yoğun ve düzenli antreman yapma şansımı kaybetmiştim. Oysaki her günün önemli olduğu bir gelişme dönemiydi benim için. Galatasaray’a gidememiştim, okul izin vermemişti. İşte o zaman gerçek anlamda tren kaçmıştı benim için. Büyük talihsizlikti.

İkincisi klasik  hikaye, her Daçkalının ayakta kalabilmek  için para kazanması gerekir. Ben de basketbol oynayarak para kazanamazdım, çünkü bugünkü gibi gerçek profesyonellik yoktu. Dolayısıyla hayat mücadelesine erken başlamak zorunda kaldım ve İ.Ü.S.B.K’dan ayrıldım.

Derslerle vasat ilişki…

Derslerde vasat bir öğrenciydim. Okula adapte olduktan sonra genelde ikmale kalmadan geçtim, dönem dönem teşekkür aldım. 1987’de okulu bitirirken Öğretmenler Kurulu, bana  spora katkılarımdan dolayı  “Hasnun Galip Spor Özel Ödülü”nü verdiler.

En sevdiğim ders her zaman beden eğitimi olmuştur. Ancak Daçkalı Bekir Kara abimizin eşi sevgili hocamız Lale Kara Lise 1’de bizim English Literature dersine girerdi. Onun bizlerle sohbet ortamında ve çok demokrat bir şekilde ders yapması, güleryüzle ders anlatması beni çok etkilerdi. En zevk aldığım dersti o dönemler.

Hayat felsefeme dair  bir anı…

Lise 1’deydim.

Bir cuma akşamı, okuldan çıkarken yatakhane kartını bırakmam gerekiyordu ancak ben pasomu bırakmıştım. Bunun üzerine kapıdaki görevli kartımı, (herkesin hatırlayacağı üzere bir büyük ağaç vardı girişte) ağacın önüne doğru savurdu ve bana yatakhane kartını getirmem gerektiğini söyledi. Ben ise, bekleyen velilerin önünde çok bozulmuştum. Bunun üzerine “ne manyak adamsın ya” diyerek okulu terk edip çıktım.Pazartesi dersler başladığında, disiplin kurulu beni yazılı savunma vermem için çağırdı. Bunun üzerine ben de aynı size anlattığım gibi yazılı savunmamı verdim. O dönemde herkes disipline çıkardı. Daha önce bu süreçlerden geçmiş arkadaşlarım “yapmadım de bir sonuç çıkmaz” demişlerdi. Ben ise, bu sözü bu şartlar altında söylediğimi hem yazılı hem de sözlü savunmamda yineledim ve geri adım atmadım. Bunun sonucunda  3 gün uzaklaştırma verdiler. Bu kadar terbiyeli bir öğrenci  ve başarılı bir sporcu olmama rağmen direkt ağır bir ceza vermişlerdi. Cuma akşamı eve gittim ve durumu o dönemde Galatasaray Lisesi’nde hem öğretmenlik yapan hem de müdür yardımcısı olan anneme anlattım. Annem “doğruyu söylemeseydin asıl o zaman üzülürdüm” dedi. Yani bu benim hayat görüşüm olmuştur. Hayat felsefemde her zaman doğru ve ilkeli olmayı eğitimci annemden böyle öğrendim. Hayatımın şekillenmesinde herzaman  yanımda olan anneme hayranlık duyarım.  O benim herzaman en iyi arkadaşım olmuştur. Ayrıca adalet duygusu da  benim için çok önemli olmuştur. Herhalde rahmetli avukat babamdan gelen bir tarafım olsa gerek. Kendi çocuklarıma da bu felsefeyi öğretmeye çalışıyorum.

Ann Arbor, Michigan

Darüşşafaka sonrası Marmara Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği’ni kazandım. Öğrenciyken de basketbola devam ettim. Ayrıca Hewlett-Packard’da marketing departmanında  part-time intern olarak çalışmaya başlamıştım. Ama hayalimde hep Amerika’da okumak vardı. Benim için bir mucize oldu diyebilirim ve sonrasında Ann Arbor, Michigan’da Washtenaw C.College’de business administration okudum iki yıl.

 

Pazarlama başarısı

1996 yılında Amerika’dan döndükten sonra Polat Holding’in Ege Pazarlama şirketinde ürün sorumlusu olarak işe başladım. Ancak o dönemlerde gerçek marketing, hızlı tüketim olan Fast Moving Consumer Goods (FMCG) sektöründe yapılıyordu. Ben de bir yıl sonrasında Colgate-Palmolive’de çalışmaya başladım ve hep FMCG sektöründe kaldım. Colgate’de brand manager, sonrasında sırayla Reckitt-Benckiser’de category manager, Danone Hayat’ta marketing manager ve Anadolu Grubu’nun gıda şirketi olan Ana Gıda’da marketing manager olarak çalıştım. Uzun yıllar multi-national ortamda hem yurtiçi hem yurtdışı projelerde çalıştım. Anadolu Grubu’nun Komili zeytinyağı markasını Unilever’den satın almasıyla birlikte Anadolu Grubu’na geçtim. Komili zeytinyağı markasının Unilever’den geçişini yönettim ve markayı yeniden konumlandırarak bir başarı hikayesi ortaya çıkardım. Komili zeytinyağının dünya çapında tasarım ödülü alan yeni şişelerini marketlerde görmüşsünüzdür. 2010 yılında Capital Dergisi tarafından sektörün profesyonellerince oylanan “Yılın en iyi 25  pazarlama yöneticisi” arasına girdim.

Çocuk da yaparım…

Hatırlarsınız, 2009 yılında İkitelli’de sel olayı yaşanmıştı. Ben de bir iş seyahati kapsamında uçağa yetişiyordum ve arabanın içinde sel sularına kapıldım. Canımı zor kurtardım. Bu olay sonrasında, ben gerçekten ne yapmak istiyorum diye düşündüm. Liseyi bitirdiğimden beri hep çalışıyordum. Ve ne istediğime karar verdim : ikinci çocuk.  İşimden ayrıldım ve ikinci oğlumu dünyaya getirdim. Şimdi 4 yaşında.

Proje bazlı çalışmaya başladım, freelance pazarlama danışmanlığı yapıyorum. Kendi ajandamı kendim belirliyorum ama sıkılmaya da başladım. Full-time’a döneceğim galiba.

Sporculuk yöneticilikten kolaymış

Zekeriya  Yıldırım abinin ilk Darüşşafaka Cemiyeti Başkanı olduğu dönemde, ben de cemiyetin yönetim kurulunda idim. Aynı sene, Saffet Karpat abimizle birlikte Darüşşafaka Spor Kulübü Yönetim Kurulu’nda da görev aldım. Yıllarca lisanslı sporcu olarak bulunduğum DSK’da yönetimde olmak ayrı bir gururdu benim için.  Ama sporcu olmanın daha kolay olduğunu açıkca söylemem gerekir.

DSK’nın vergi borcu vardı ve yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Ben de bu konuda sık sık vergi dairesine giden ekibin içindeydim.  Ayrıca kulübün borçlarının yapılandırılmasına ilişkin çalışmalar yapıyorduk. Zor günlerdi, paranın olmadığı günler…

Ama o dönemde yaptığımız en güzel şey herhalde Sportif A.Ş.’yi kurmamız oldu. Ben de kurucu üyelerdendim ve sembolik %1 hissedardım. Anadolu Grubu’na geçince SSK ile ilgili dökümanların oluşturulması sırasında dediler ki; “siz bir şirket hissedarıymışsınız, dolayısıyla evrak işlemlerinizde problem var.” Ben de “Allah Allah nasıl olur, ben bir şirket hissedarı değilim” diye insan kaynakları birimini iknaya çalışıyorum. Sonradan anladık ki, Sportif A.Ş.’deki sembolik hissemden dolayı böyle bir durum ortaya çıkmış. Sonrasında hissemi devrettim.

Doğuş’la işbirliği

Ben, öncelikle çok doğru bir kombinasyon olduğunu düşünenlerdenim.  Bildiğiniz üzere, alt yapıya eskiden beri önem verilir DSK’da. Darüşşafaka Doğuş bunu hiç bozmadan daha da detaylandırarak devam ettiriyor. Benim büyük oğlum, Minik A Takımı’nda oynuyor. Ve Daçka ruhunu almaya başladı bile. Bu beni çok mutlu ediyor.

Darüşşafaka’nın ismi her zaman bilinir ancak daha sınırlı bir çevrede. Doğuş birlikteliği ile medyada daha fazla yer alıyoruz. Bunun neresi kötü.

Okul-kulüp işbirliğine her zaman önem verilmiştir. Şimdi de böyle gidiyor. Dolayısıyla bizim açımızdan kötüye giden bir durum yok. Altyapıya ilişkin yapıcı eleştiri olarak söyleyebileceğim tek şey, genç altyapı antrenörlerinin mutlaka çocuk pedagojisini anlamaya yönelik eğitim almaları gerekir. İşin duygusal boyutunda bu yaştaki çocuklara eşit mesafede durabilmek çok önemli.

Darüşşafaka Doğuş gelecek senelerde ilk 3 içinde oynayacaktır. Bu birliktelik sayesinde nasıl Anadolu Efes uluslararası platformlarda iyi bir noktaya geldiyse, bizim de geleceğimizden hiç şüphem yok.  Süreklilik çok önemli.

Sloganlarda ne deniliyor: “Daçka ruhu, vazgeçmek yok, oyunda kal.” İşte bu Daçka’nın geçmişten gelen hayat tarzı zaten.

Şimdi neler yapıyorum ?

Yeni yılla birlikte yeni projeme başladım. Özellikle nihai tüketiciye ulaşan markalaşma projeleri çalışıyorum genelde.

Darüşşafaka Doğuş Kadın Basketbol Takımı’nın yeniden kurulması için kulis yapan eski kız takımı komitesinin kurucu üyelerindenim. Eski kız takımı olarak neden kurulması gerektiğini  anlatmaya çalışıyoruz.

Bağıra çağıra ama sportmence

Evde bağıra çağıra hem futbol hem de basketbol maçları seyretmeyi çok severim. Televizyondaki yorumcular gibi yorum yaparım. Dolayısıyla evde maçları seyretmek daha rahat olur benim için. Mümkün olduğunca Darüşşafaka-Doğuş Basketbol maçlarına gitmeye çalışıyorum son dönemlerde.

Sporun hem zevk veren hem de rekabetçi tarafını sevmekle birlikte bu dengeyi kaçıran yaklaşımlar beni rahatsız eder.

Tez canlı ve düz

Karadenizlilerin bir tez canlılığı vardır. Karadenizlilerin tüm karakteristik özelliklerine sahibim galiba.  Bir şey söylediğimde, insanların beni hemen anlamaması, o kıvraklığı gösterip cevap verememeleri beni için için yiyebilir.

Keşke politik olabilsem. İnsan ilişkilerinde politik olmayı hiç beceremedim, ve bundan sonra da becerebileceğimi sanmıyorum. Olabilenlere de hayranlık duyarım.

Sporcu anne olunca…

Genelde boş zamanım olmaz. Her zaman kendime yapacak bir iş, uğraşacak bir konu bulurum. En kötü, makinede koşarım. Büyük oğlum Kerem , Daçka Doğuş minik A takımında oynuyor. Haftada 4-5 gün antremanı oluyor. Ben de eski basketbolcu ve disiplinli bir eski sporcu olarak onun antrenmanları aksatmadan katılmasına büyük özen gösteriyorum.  Galiba kendim oynamış kadar zevk alıyorum. Mümkün olsa, çaktırmadan takımla antreman yapacağım.

Özellikle havaların iyi olduğu dönemlerde, basketbol topumu alır, tek pota kendim oynarım. Kerem ve arkadaşları ile hem futbol hem basketbol maçları yaparız. Beni gören sitenin çocukları evlerine gidip neden kendi annelerinin de basketbol oynamadıklarını, futbol oynamadıklarını sorarlarmış. Sonra arkadaşlarımdan bayağı eleştiri alıyorum bu konuda.

Faal sporu bırakınca bir dönem tenis dersleri almıştım. Dönem dönem eşimle tenis oynarız. Ben onu hep yenerim bu arada. Sporun rekabetçi ruhu beni çok heyecanlandırır.

Fenerbahçeliyim ama…

Babamdan Fenerbahçeliyim. Alparslan ve Cemil’li Fenerbahçe’yi Giresun’daki stadda babamla birlikte seyrettiğimi hiç unutamam.  Ancak Fenerbahçe – Darüşşafaka Doğuş maçlarında kalbim hep Daçka için atıyor.

Hayran olduğum oyuncu Türkiye’de maalesef yok.  Alman futbolunun disiplinli tarzını çok beğenirim.  Özellikle de Mesut Özil’i. Çok tezat bir tarzı var. Oyunu sade ve gösterişten uzak  ancak bir o kadar da etkileyici , takımına değer katan bir tarz.

Basketbolda ise, İspanyol takımlarının o ahenkli, fast-break’e hızlı çıkan tarzları seyrederken beni heyecanlandırıyor. Özellikle Rudy Fernandez benim tarzım olan bir oyuncu. Hem 1 hem 2 numara ve şutör. Onu televizyondan seyrederken her seferinde “müthiş hareket” diye zıplarım.

Keyif konuları

pelinbayraktar-02
Ailece Florida Everglades Park ziyareti, 2013. Soldan : Kerem, Erkan, Yücel, ben.

İkinci oğlum Yücel’in doğumuyla birlikte eskisi kadar sinema, tiyatroya gidemiyoruz. Ancak en son gittiğim film “Mucize” oldu.

Pazarlamayla ilgili kitapları veya makaleleri takip etmeye çalışıyorum. Okumakta olduğum son kitap Günaydın Restorantlarının sahibi Cüneyt Aysan’ın “Sevmek Gerek” adlı hayat hikayesi. Eş zamanlı olarak da Ron Adner’in The Wide Lens adlı kitabını okuyorum.

Yemek yemeyi daha çok sosyalleşmenin bir parçası olarak görürüm. Arkadaşlarımızla ya da ailemle özellikle hafta sonları kahvaltıya gitmeyi severim. Göktürk’te oturuyorum ve yakınlığından dolayı Göktürk’teki mekanları genelde tercih ediyoruz ancak Ayazpaşalı olarak Dolmabahçe’de Üsküdar’a karşı çay içmeyi çok severim. Beyoğlu’nda Çiçek Pasajı’nda rahmetli Cavit abinin yerinde balık yemeyi severim. Beyoğlu’nda balık pazarındaki Şütte’nin mezelerine ve beyaz peynirine bayılırım.

Gittiğim mekanın temizlik standartlarının durumu, o mekandan hoşlanıp hoşlanmama kararını etkiler.

ABD evet… ama  Tirebolu başka

Eşim, Bahçeşehir Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde profesör. Akademik dünyanın gerekliliği, her yıl  yazları yurt dışı konferansı olur ve genelde Amerika’yı tercih ediyoruz. O doktorasını Amerika’da yaptığından, ben de bir dönem Amerika’da okuduğumdan Amerika’nın sistemini biliyoruz ve her yıl bir bölgesini iki hafta dolaşırız. Dolaşırken Daçkalı arkadaşlarıma uğramayı da ihmal etmem. Galiba Amerika’da gezmek bize her şeyden uzak, rahatlık ve özgürlük hissi veriyor.

Ayrıca, mutlaka kendime fırsat yaratır, her şartta Tirebolu’ya giderim ve köklerimle özlem gideririm. Çocukluğumun ilk yıllarının geçtiği sahillerde çocuklarımla birlikte vakit geçirmek, eski dostları görmek, denize girmek hoşuma gider. Herhalde günün birinde doğduğum eve geri dönebilme düşüncesi bana huzur veriyor.

ök/fa mart 2015

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.