Ana Portreler Hakan Tahiroğlu: Avrupa kupalarında en yüksek galibiyet ortalamasını tutturduk.

Hakan Tahiroğlu: Avrupa kupalarında en yüksek galibiyet ortalamasını tutturduk.

3764
0
PAYLAŞ

En ayrıntılı, bilgi verici portrelerden biri oldu Hakan’ınki, yazılması epey uzun sürse ve ayrıntılandırma sorularıma bazen uzun sessizliklerden sonra yanıt verse de 🙂 Zeki, hızlı, çözümcü, hayatı ve insanları seven, enerjik. Bu özellikleriyle Darüşşafaka için emek vermesi büyük şans. Onu camiaya tanıştıranın bir büyük basketçimiz, DSK yöneticimiz olduğunu öğreniyoruz anlatımından. Konuları ve sorunları netlik ve serinkanlılıkla ortaya koyuyor. İnsanları; katkıları ve zaaflarıyla nesnel bir şekilde ele alarak değerlendiriyor. Sanırım bu yaklaşımı, kişiliğini de  yansıtıyor. Darüşşafaka Yönetim Kurulu ve DSK Yönetim Kurulundaki deneyimlerinden süzülmüş bu anlatımı bir dönemi incelemek isteyen herkesin ilgisini çekecek.

hem dostluğu, hem basketbol bilgisi, hem de dünya görüşü ile beni çok etkileyeceğini kim bilebilirdi ki…

Ankara’da yetiştim ben. 1983 yılında, 26 yaşımda ve evli olarak İstanbul’a göçene kadar hep Ankara’daydım. TED Ankara Koleji ve ODTÜ Elektrik Mühendisliği’nde okudum. TED Kolej daha ağırlıklı olarak, ama her iki eğitim kurumunun da ilk spor dalı basketbol idi. Her ikisi de birinci basketbol ligindeydiler. Dolayısı ile genç takım, amatör küme filan derken ben de basketbol ile haşır neşir oldum.

hakan-tahiroglu-11
Tekne benim değil, poz benim. Burgaz Ada. 2015.

İstanbul’da, 1990’lı yılların başları olacak tam hatırlayamıyorum, eşimin şirketi çalışanları vasıtasıyla tanıştığım bir ekiple, veteranlar olarak haftada iki gün, Robert Kolej salonlarında basketbol oynamaya başladık. Burada oynarken tanıştığım Ali Kahyaoğlu’nun, hem dostluğu, hem basketbol bilgisi, hem de dünya görüşü ile beni çok etkileyeceğini kim bilebilirdi ki… 1996 veya 97 yılı başları olmalı, Ali ağabey bir Pazar sabahı basketinden sonra, “gel seni bir yere götüreceğim” dedi. Maslak’ta bir yere geldik. Yeşil bir kapıdan içeri girdik, Ali ağabey çevreyi ve aşağıdaki inşaatı göstererek, “burası Darüşşafaka Lisesi’nin yeni kampusu (günümüzde “külliye” deniliyor artık :), bu da spor salonu, aşağıda bitmek üzere olan inşaatı süren yerler de spor ve rekreasyon alanları inşaatı. Hepsi Darüşşafaka’nın. Sen Darüşşafaka’yı tanıyor musun?” dedi. Arkasından da anlattı… İşte Darüşşafaka hayatıma, bir daha çıkmamak üzere o zaman girdi…

Tesislerden sorumlu YK üyesiyim

Ali ağabey, Darüşşafaka Spor Kulübü’nün faaliyet gösterdiği tek branşın basketbol olduğunu, takım olarak ikinci ligden yeni çıktıklarını, yeni bir yönetim kurulu oluşturarak yönetimi devralmak istediklerini anlattı ve beni yönetim kurulunda yer alarak katkıda bulunmaya davet etti. O hafta Darüşşafaka Spor Kulübü’ne, iyi de bir bağış yaparak üye oldum. Tesislerin ilk on üyesinden de biriyimdir bu arada… İlk seçimde Ali Kahyaoğlu başkan, ben de yönetim kurulu üyesi olduk. İlk görevim de tesislerden sorumlu üyelik idi. Maceramız böylece başladı. Tesislerin ve spor okullarının gelirlerinin DSK’ne kaldığı bu dönemde, Garanti Bankası başta, ileride Goodyear gibi başkalarının da katılacağı sponsorluk gelirleri de oluşturduk. Cemiyet yönetimi başkanı Çetin Berkmen ağabey, spor kulübüne ve basketbola açık destek verip, yönetimimize de pek karışmayınca başarılar gelmeye başladı.

“kim yahu bu Darüşşafaka, ben nasıl tanımam”

Sürekli yönetimde kaldığımız 9 yıl boyunca neler gördük, neler yaşadık, roman olur. Bir kere alt yapımızı çok iyi kullandık. Küçük ama sağlam bütçemizle, olabildiğince iyi bir eser sahneye koymaya çalıştık. Başarılı da olduk. Sekizi altyapıdan gelen gençlerden oluşan, üç yabancılı, oniki kişilik kadrolar neler yapmadı neler. Her yıl play-off oynadık. Normal sezon üçüncülüğü, Türkiye Kupası finali gördük. Altı, yedi yıl Avrupa kupalarında oynadık. Split, Porto, Buducnost, Panionios, Kimhki, Barcelona başta, Avrupa’nın ne takımları geldi geçti Ayhan Şahenk’ten. İki veya üç sezon üst üste, Avrupa kupalarında oynayan Türk takımları içinde, en yüksek galibiyet ortalamasını tutturduk. Bosna’nın Sroki Briek takımına, kırk iki sayı fark atınca, başkanları, Ali ağabeye “buna ne gerek vardı” diye serzenişte bulunmuştu. Porto’da, Porto’ya ilk yarı otuz sayı fark yaptığımızda, yanımdaki İspanyol gazeteci, “kim yahu bu Darüşşafaka, ben nasıl tanımam” demişti. Bugün Efes ve Fenerbahçe-Ülker’in daimi üyesi olduğu, Euroleague organizasyonunu yapan ULEB’e davet edilen üç Türk takımından biri de bizdik. Üçyüz bin Euro idi galiba, o parayı verip kuruculara dahil olmadık o başka… Para konusu ötesinde, her zaman iyi ilişkilerimiz olan basketbol federasyonunun FIBA’yı desteklemesi ve o tarihte isyancı olarak nitelenen ULEB’e karşı olması, bizim de bu yeni organizasyona çekinerek yaklaşmamıza neden oldu. Efes ve Ülker ise basketbolda her şeyi domine ettiklerinden, çekinceleri olmadan katıldılar ULEB organizasyonuna.

 

Markowski ve diğer koçlar…

Koç olarak Erman Kunter, rahmetli Aydan Siyavuş, Serdoğan Ersözlü, Cihansever Yeşildağ, Halil Üner’ler geldi geçti. Sağ olsunlar hepsi de çok büyük katkılar verdiler. Ama ben Makedonya milli takım antrenörü iken gelen Zare Markowski’yi unutamam. Altyapımıza, A Takımımıza büyük katkı yapan, çok daha da iyisini yapabilecekken İtalya’ya giden büyük bir hocaydı. Cihansever hocanın da yaptığı katkıyı saygıyla anmak gerekir. Takımı sezon ortasında aldığında, onbir maçta tek galibiyetle sonuncu idik. Oradan başlayıp ligi onuncu bitirmemizi sağlamıştı. Koçlarımızın bir kısmıyla sezon sürerken yolları ayırmak zorunda kalmışızdır. Bu beni her seferinde de üzmüştür, olmamasını dilemişimdir. Ama gerçek yöneticilik, gerçek profesyonellik de burada ortaya çıkıyor. Teşhisi koyuyorsun “bu iş olmayacak” diye, kararı veriyorsun “ayrılık zamanı” diye,  koç da biliyor bunun herkes için daha hayırlı olacağını ve yollar ayrılıveriyor. Birlikte çalıştığımız şekilde, yollarımızı da medenice ayırmışız ki, eski hocalarımızla bugün karşılaştığımızda sevgiyle kucaklaşabiliyoruz, eski günleri konuşabiliyoruz.

Ne yıldızlar, ne kariyerli oyuncular, ne enteresan karakterler geldi geçti.

jones.2002
Blok ustası Vincent Jones iş başında ! 2002.

Hele gelip geçen yabancı oyuncularımız… Ne yıldızlar, ne kariyerli oyuncular, ne enteresan karakterler geldi geçti. Michael Ansley mesela, unutulabilir mi? İspanya’da 1997’de MVP seçilmişti geldiğinde. Son topu alır, eli arkasında, parmaklarıyla bench’e ikilik mi, üçlük mü diye işaretle sorar, bench ne isterse gider onu atar, maçı bitirirdi. Lamont Strothers, Marcus Break, Alex Jensen, Vincent Jones, Sean Green, Steven Rogers, Alexander Okunsky, Leonid Yaylo, Vitali Nosov aklımda yer eden kariyerli oyuncular… Hepsi ya ülkelerinde milli, ya da NBA oyuncuları idiler. Hele hele, ABD-Rusya final maçı oynayıp son topta faul kaçırıp, yenilen ve bize gelen Vitali Nosov yok mu ?… Faul atışı fobisini hep üzerinde taşıdı adamcağız. Atamadı faulleri bir türlü. Steven Rogers da gerçekten elit bir oyuncuydu. Şampiyon Tofaş’tan bize gelmişti. Bir maç öncesi yemekte, sakatlığının geçip geçmediğini sormuştum. Bana bacağını gösterip “şöyle böyle” demişti ama yumruğunun tersiyle kalbine vurup, “ama burası çok iyi” demişti. Öyle yürekli bir oyuncuydu. Kırk sayı atıp Fenerbahçe’yi deplasmanda, ful dolu salonda yendiğimizi unutamam. Şortu ve forması Levent Tumlu kardeşimizdedir. Ufak tefek oyuncu diye almıştı, üzerine giyince formanın ne kadar büyük olduğuna hayret etmişti. Vincent Jones başlı başına bir maceraydı. İnce uzun fiziği ile sağlam bir beş numara görüntüsü vermese de, ligin blok kralı olup dikkatleri üzerine çekmişti. Cansiperane oynardı ama birkaç tahtası eksik oyuncuydu. ABD’ye gitti miydi, geri getirene kadar akla karayı seçiyorduk. Bin bir yalanla, en az iki üç hafta kaçar, sonra menajeri bulup zorla getirtirdi. Alex Jensen dini itikadı olarak mormon idi. Hiçbir şeyden şikayet etmeyen bir adamdı. Çok iyi müdafaa yapardı ve maça katkısı çok olurdu bu yönüyle. Gösterişsiz adam ya, sağ olsun Faruk Perkin ağabey, sezon başı hazırlık turnuvasından dönerken Girit havaalanından Ali ağabeyi aramış, “bu adamı memleketine geri buradan direk ben mi postalayayım, yoksa İstanbul’a gelince siz mi geri yollarsınız?” demişti. Adam birkaç hafta İsmet ağabeyle çalıştıktan sonra maçlarda olağanüstü katkı yapmıştı. İki sezon bizde oynadı, ardından da iki misli bedelle Türk Telekom’a transfer oldu.

Dolayısı ile ülkemize gelen devşirme oyunculardan da, en iyiler olmasa bile, oldukça iyileri bizim altyapımıza vermeyi uygun görmüştü federasyon.

Menajerler arasında da unutulmaz veya daha doğrusu dost sınıfından olanlar vardı. Mesela yabancı oyuncu seçimlerinde yardımcı olan, “namuslu menajer” sınıfından, menajer Nur Gencer’in de büyük katkıları olmuştur Darüşşafaka’ya.

Genç takımlarımız kuvvetliydi. Bir kere hocalarımız iyi idi. Çocukların sevgilisi Enver hoca, iddia bombası Candan hoca, her türlü yokluk, zorluk altında, yıldız adayı oyuncu bulan, getiren, çalıştıran, yediren, içiren Türkay hocalar vardı. Altyapı hocalarımızdan Ahmet Çakı, daha sonra birinci ligin önemli koçlarından birisi oldu. Okuldan ve hafta içi veteran basketbolundan arkadaşım sevgili Turgay Demirel’in başında bulunduğu federasyon ile oldukça iyi ilişkilerimiz oldu. Bunda Darüşşafaka’ya büyük katkı vermiş, uzun dönem basketbol direktörlüğümüzü yapmış Nedim Karakaş ağabeyin de katkısı vardır. Nedim Karakaş’ın, Darüşşafaka’da çalıştığı dönemde de, sonrasında da çok katkıları olmuştur. Kendisi de zaten spor kulübümüzün kongre üyesidir. Dolayısı ile ülkemize gelen devşirme oyunculardan da, en iyiler olmasa bile, oldukça iyileri bizim altyapımıza vermeyi uygun görmüştü federasyon. Kulüpte de büyük bir basketbol know-how’ı vardı. Bütün bunlar bir araya gelince iyi bir iş yapma imkanı doğdu.

hakan-tahiroglu-03
Kaptan Mehmet ve Ömer Kahyaoğlu (sağda) ile. 2003/4 sezonu.

İşte asıl başarı, bu son tercihte gelmiş çocukları bir mücevher gibi işleyip, her yıl bir iki tanesini A takımı seviyesine getirmek idi.

Darüşşafaka olarak altyapımıza hiçbir zaman en iyi çocuklar gelmedi. Bize yedinci, sekizinci tercih olarak çocuklarını getirdi veliler. Önce Efes, Ülker, onlar olmadı üç büyükler, sonra İTÜ, Tofaş gibi reklamı büyük, tercih edilen altyapıları denediler, oralardan sekenler son tercih olarak Daçka’ya geldiler. İşte asıl başarı, bu son tercihte gelmiş çocukları bir mücevher gibi işleyip, her yıl bir iki tanesini A takımı seviyesine getirmek idi. Bunu da yapabildik. Nedim ağabeyden bahsedince, Olsoy ve Serkan kardeşlerimizden de bahsetmemiz lazım. Her ikisi de kulübün menajerliğini yaptılar. Darüşşafaka mezunu pırıl pırıl gençlerdirler. Olsoy, Nedim ağabey gelmeden önce de vardı, Nedim ağabeyle de çalıştı, Serkan ise Nedim ağabey sonrası çalıştı. İşlerini gayet güzel yapmışlardır, Daçka aşkına…

Altyapımızdan A takımına çıkardığımız oyuncuların Darüşşafaka’ya çok hizmetleri olmuştur. Hem oynayarak, hem de transfer olup gelir getirerek… Orhan, Hakan, Mehmet, Ömer, Emre, Semih, Soner ve Caner ikizler ve daha birçok birinci lig oyuncusu, Darüşşafaka altyapısından yetişmiş ve başka takımlara transfer olmuşlardır. İçlerinde makul bir bedelle bonservisini verdiğimiz, yani mürüvvetini gördüğümüz ilk oyuncumuz Orhan idi; Ülker’e satmıştık, Lütfü Arıboğan’a… Mehmet Kahyaoğlu ve kardeşi Ömer Kahyaoğlu, uzun yıllar hizmet ettiler Darüşşafaka’ya. Mehmet takım kaptanı da oldu. Bu gençler, en iyi zamanlarında gelen transfer tekliflerini ya ret ettiler ya da biz onlar namına karar verip teklifleri dikkate almadık. Nasıl gönderebilirdik ki bu oyuncularımızı, Ali Kahyaoğlu’nun oğullarıydı onlar… Düşünemedik o zaman çocukların kısmetini kapadığımızı. Kalıp da verdikleri emeklerin gün gelip hatırlanmayacağını, “vefa”nın onlar açısından bir semt adı olarak kalacağını…

Okulumuz öğrencilerinin basketbol oynaması ve içlerinden en iyilerinin yetişerek A takımına girmesi için büyük çabalar saf ettik. Alt yapılarda oynayan oyuncularımız oldu. Geçen yıl basketbolu A takımımızın kaptanı olarak bırakan Gökhan Sunter onlardan biriydi. Daima göz bebeğimiz oyuncu olmuştur. Şimdilerde de Doğuş’umuzu (Özdemiroğlu) aynı gözle takip ediyoruz. Tüm oyuncular bizim değerli varlıklarımız, ama okuldan gelenler bir başka oluyor tabi, onlar bizim çocuklarımız…

Gerçekten az bütçe ile çok iyi işler yapmıştık. Bu açıdan hep gönlüm rahattı,  geceleri hep rahat uyudum.

Aslına bakarsanız, altyapısı ve üstyapısı ile basketbol bizim için bir araçtı. Hedeflerimiz,  her yıl Darüşşafaka giriş sınavlarına girmeye talip olan çocukların sayısını artırabilmekti. Okulumuzda okuyan çocuklarımızı spora yönlendirebilmek, onları nezih ve elit bir çevrede tutabilmek idi. Darüşşafaka ismini duyurmak, insanların sempatisini kazanmak, bağış miktarını ve bağışçı adedini artırabilmek idi. Halkla ilişkiler diyelim, reklam diyelim, Darüşşafaka yapısındaki sacayağının biri olarak bunları yapmayı hedefliyorduk. Ancak, bu her zaman tartışılan bir konu oldu. Kimisi dedi ki “basketbola harcanan para bağışçıları kaçırır, israftır bu”. Kimisi de dedi ki “basketbol takımı ismimizi duyuruyor, sempati topluyor, işte bakın insanlar çocuklarının ellerinden tutarak altyapımıza getiriyorlar”. Ben her zaman ikinci görüşü destekledim. Kullandığımız bütçenin çok daha fazlası kadar tanıtım sağladık Darüşşafaka için. Bunu ölçtürdük de… Tanıtım dokümanlarımıza da koyduk bu ölçüm sonuçlarını. Camianın parasını israf etmeden kullanmaya özen gösterdik. Yıllar sonra Ali Kahyaoğlu ile Koç gurubunun en üst düzeyine, Tofaş yerine bize ana sponsor olmaları için bir teklif götürdük. Orada hayretle öğrendik ki, bizden çok daha az başarılı olan Tofaş kulübünün basketbol bütçesi, yıllardır bizim hep üç veya dört katımız daha yüksek olmuş. Gerçekten az bütçe ile çok iyi işler yapmıştık. Bu açıdan hep gönlüm rahattı,  geceleri hep rahat uyudum.

Zaman değişiyor

Yeri gelmişken bahsedeyim. Bu kadar emek verdiğimiz altyapı takımlarının bugün hiçbir stratejik önemi yoktur. Bu altyapı takımlarımız mevcut olsun, okulumuz öğrencileri de buralarda oynasın yeter. Daha fazlas bir fayda mümkün değil artık. Çünkü mezun ettiğiniz oyuncu iyi ise elde tutma imkanı kalmadı artık. Onun yerine asıl uygulanması gereken strateji, mesela Efes’in yaptığı gibi, her yıl altyapılardan mezun olarak, tabiri caizse denize dökülen yüzlerce oyuncudan seçim yaparak, pilot takım kurup, onlardan birkaç tane iyi oyuncu yaratarak A Takımı’na almaktır.

Bu kadar emek sonrasında, ancak karşılıklı eşit şartlarda maç yapar hale gelebildik büyük takımlarla.

Her neyse, hatıralarımıza geri dönelim. Hakemleri konuşalım. Darüşşafaka basketbol takımı, yıllarca hakemlerden çok çekti. Futbolda Anadolu takımlarına, büyükler karşısında nasıl bir muamele yapılıyorsa, aynısına da basketbolda biz maruz kaldık. Efes ve Ülker’e karşı düdük çalmak mümkün olabilecek bir şey miydi ? Bunu aşmak için hakemlerle ilişkilerimizi geliştirdik. Fatih Dalay, Emin Moğulkoç, Ufuk Akyüz, Tolga Şahin, Mehmet Keseratar, Murat Biricik ile basketbol oynadık, nikahlarına bile gittik, yemekler yedik, seyahatlerde birlikte vakit geçirdik, dost olduk. Hepsi de temiz ve iyi arkadaşlardı, rastladıkça hala da görüşüyoruz. Bu kardeşlerimiz tabi ki bizi tutmadılar maçlarımızda… Ama Allahı var, bize karşı düdük çalarken de vicdanları sızlayacak noktaya geldiler. Bu kadar emek sonrasında, ancak karşılıklı eşit şartlarda maç yapar hale gelebildik büyük takımlarla. Bugün bu arkadaşlarımızın dostluklarını özlüyoruz, kendi aramızda bir araya geldikçe kulaklarını çınlatıyoruz.

Ancak bu mükemmel salonu doldurmakta ve gelir getirir hale getirmekte hep zorlandık.

Büyüklük olarak Euroleague standardında olmasa da, mükemmel bir salonumuz vardı ve bunun çok faydasını gördük. Ligin salonu olan birkaç kulübünden biriydik o yıllarda. Düşünün Efes Pilsen’in, Galatasaray’ın bile salonları yoktu, bizde oynadılar yıllarca, “home court” olarak. Ancak bu mükemmel salonu doldurmakta ve gelir getirir hale getirmekte hep zorlandık. Burhan Felek’in meşhur sosisli sandviçlerini yapan aileden Şakir’i transfer ettik. Hala herkes afiyetle yiyor sosislilerini. Maç önü, maç arası kokteyller verdik. Ancak daha ziyade eş dost, onlar da bedavacı olarak geldiler. Baktık şeref tribününe elini kolunu sallayan gelip giriyor, hemen yanına VIP tribünü yaptık, şeref tribünün adını da “Sponsor Tribünü” yaptık. Para ile “Sponsor Kartları” bastırıp sattık. Yok, gene olmadı, VIP’e yönlendirdiğimiz camianın ağabeyleri, ablaları gönül koydular, yine aynı yere geldiler. Ancak misafir takımın ağır toplarını oraya yönlendirebildik, o kadar. Çocuklarımız gelebilsinler diye maçlarımızı genelde Pazar akşamlarına istedik. Çocuklar aslında ilgi göstermeye başladılar, gün geçtikçe takıma ve maçlara olan ilgileri arttı, oyuncularla idmanlarda ve maçlardan sonra kaynaştılar. Ama salonu dolduramadık. Darüşşafaka mahallesindeki beş bin aileye gazetelerin içinde insert dağıttık, apartman yöneticilerine havuz başında kokteyller verdik, “gelin mahallenizin adını taşıyan takımı destekleyin, çocuklarınızı yollayın” diye. Bunun bile fazla etkisi olmadı. Salona üç büyük futbol takımının taraftarları geldiğinde hep sorun oldu. Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe maçlarında biletleri pahalı yaptık taraftarları girmesinler diye. Ama bir yöneticileri gelip biletleri alıp, taraftarlarını maça sokuyordu her seferinde. Bu futbol takımı taraftarı maça girince, bir biz azınlıkta kalıyorduk, iki bizim çocuklar dayak yiyebiliyordu. Çare olarak Derbent’e gittik…

Ve Derbent…

Derbent malum komşu mahallemiz. Bir nevi “kurtarılmış bölge” eski tabiri ile… Bir de bizim kampusun inşaatı sırasında bir çökme ve ölüm olayı olmuş galiba, oradan da Darüşşafaka ile pek barışık değillerdi. Biz tuttuk bir köprü attık. Kahvelerine ziyaretlere gittik. Okul müdürümüz Azmi dahil… Yavaş yavaş bir sempati doğdu. Her maç için ellerimizle davetiyeler götürdük. Ve sonunda Darüşşafaka’yı benimsediler, çocukları korumaya başladılar. Neredeyse her deplasmana en az bir otobüs kaldırdık, Derbent’i taşıdık. Gördükleri her yöneticiye “başkanım” derlerdi liderleri, bahşiş alırlardı. ‘Faruk Perkin başkan’  çok para vermiştir… Derbentliler hala da gönüllü olarak, mahallelerinin takımı Darüşşafaka’yı desteklemeye geliyorlar. Ben çok memnunum bundan. Ama bu da camiada çok tartışıldı. Sesli, yazılı, “ne işi var Derbent mahallesinin bizim maçlarımızda” diye serzenişlerde bulunuldu. Savunabildiğimiz kadar savunduk. Sonunda maya tuttu galiba, artık ses eden yok.

GS kongre üyesi olarak…Galatasaray disiplin kurulundan ceza aldım…

Ben Darüşşafaka Spor Kulübü yönetiminde iken, Galatasaray Spor Kulübü’nün de kongre üyesiydim. O dönemde başıma enteresan olaylar da gelmedi değil. Kendi sahamızda Galatasaray’ı ağırladığımız bir maçta, yanımızdaki VIP tribünü Galatasaraylı yöneticilerle dolmuştu. Basketbol şubesi sorumlusu Hattat ailesinden birisiydi. Maç boyu hakeme de, rakibe de ağır konuşmakta ısrar edince ben kendisini uyardım. Koruması hemen yanımda bitti. Ben de, kendi sahamızdayız, sinirlendim tabi.  Güvenliği çağırıp Hattat’ı edebiyle oturmazsa salondan çıkarttırmakla tehdit ettim. Konu o anda kapandı. Koruması Osman beni tanıyordu hakkımda bilgi vermiş olmalı ki, devre arasında karşılaştığımızda beni Galatasaray disiplin kuruluna vereceğini ve kulüpten ihracımı isteyeceğini söyledi. Verdi de… Uyarıydı galiba, bir ceza aldım…

Altyapı gücüyle efsaneleri yendik

Ama tatlısıyla, acısıyla, Derbent’iyle, kendi başımıza, her ahval ve şerait altında, her yıl bir Efes, Ülker, Fener, Galatasaray, Beşiktaş galibiyeti sıkıştırdık, lig boyunca… Bu galibiyetlerin zevki de başka oluyordu tabi. Bu takımları isimleriyle sayarken, şunları da unutmayalım: Efes’te efsane Petar Naumoski, Ülker’de Harun Erdenay, Fenerbahçe’de İbrahim Kutluay, Galatasaray’da daha yeni yetme olsa da gözbebeği Kerem Tunçeri filanlar oynuyorlardı. Avrupa’nın en değerli ya üçüncü, ya dördüncü ligi olduğumuz iddia ediliyordu o sıralarda. Galibiyetleri, o şartlarda alıyorduk, sekiz altyapı oyuncumuzla. Hafife alınmasın yani…

O efsane oyunculara karşı efsanevi galibiyetler alırken, her şeyin yolunda gitmediği anlar, kötü hatıralar da geliveriyor insanın aklına. Mesela bir Efes maçında, ribaunt alan Michael Ansley’in dirseğinin Petar Naumoski’nin, yüzüne gelmesi ve elmacık kemiğini kırması… Kötü etkilemişti beni Naumoski’nin o halini görmek. Ya da Ömer Kahyaoğlu’nun sakatlanması… Ülker ile Türkiye Kupası finali oynuyorduk, tarihimizde bir ilk. “Rüzgarın oğlu” Ömer Kahyaoğlu, istikbalin yıldızı da oyundaydı. Yere kapaklandı ve kalkamadı. Diz bağları kopmuştu. Ameliyat, ABD, tedavi filan, o diz bir daha asla eski haline gelmedi. Spor yöneticiliği hayatımın en üzücü gecesidir, Ömer’i o halde görmek…

Dacka.01-02.FB.MaciSonrasi1
Fenerbahçe galibiyeti sonrası kutlama hali. Soldan sağa kahverengi mont içinde beyaz kazakla başlayarak İsmail Çiftaslan (hemen sağ kolunun altında oğlu Aras), Burak Sezgin, Cihan Bayrak, ?,Ömer Kahyaoğlu, Gökhan Sunter (ön sırada ve ortada bulunan siyah giyimli Hakan Tahiroğlu’nun sağ yumruğunun arkasından tam gözükmeyen kişi), Mehmet Kahyaoğlu (Hakan’ın sol omuzundaki), Alexander Jensen, Deniz Gökay (13), Vincent Jones (15), Hakan Köseoğlu (resmin en sağında yarım dönük olan).  Ön sıra soldan sağa : Ahmet Çakı (yrd antrenör),Türkay Çakıroğlu (alt yapı antrenörü), Bülent Ünal (YK üyesi), Hakan Tahiroğlu (YK üyesi). Head Coach Serdoğan Ersözlü, Kulüp başkanı Ali Kahyaoğlu resimde yoklar. 2001.

Daçkalıları salona çekmek

Salonu doldurmak için çaba harcarken, bir yandan da, bir vesile ile camiadan uzakta kalmış, maçlara gelmeyen Darüşşafakalıları toplamaya, maça getirmeye gayret ediyorduk. Daha doğrusu Ali ağabey gayret ediyor, çabalıyordu. Zekeriya Yıldırım ağabeyi bile maça getirmeyi başarmıştı Ali ağabey. Kazandığımız bir maçtı, maçtan sonra tesislerde balkonda oturuyor sohbet ediyorduk. Ali ağabey, “bak Hakan, Zekeriya ağabeyin kim olduğunu biliyorsundur, camiamızın yetiştirdiği en önemli kişilerden birisidir kendisi” diye benimle tanıştırmıştı. Ki, o Zekeriya ağabeyim, “Darüşşafaka Yeniden” hareketiyle başlayarak elini taşın altına koydu, hem de nasıl koymak. Hala da çalışıyor bitmeyen enerjisi ile Yüksek Danışma Kurulu Başkanı olarak… Sağ olsun beni de nadastayken çağırdı, Cemiyet’in yönetim kurulunda görev alarak katkıda bulunmaya davet etti, yıllar sonra. Eniştemiz Bülent Ünal ağabey bile basketbol sayesinde camiaya döndü. Sonra da kulüp yönetimine girdi, asbaşkanımız oldu birlikte çalıştık. Goodyear’ın sponsorluğunu sağlamaktan, hiç antrenman kaçırmadan her gün mesai yapmaya kadar o kadar çok çalıştı ki… O dönemde, çok Darüşşafakalıyı yıllar sonra bulup maçlara getirmek, tekrar camianın içinde görmek mümkün olmuştur.  Artık onu bu satırları okurlarsa kendileri takdir ederler…

Ama içimde bir sızıdır, tesislerde başka türlü başlayabilirdik

Tesislerimiz mükemmel idi. Olimpik ölçülerden daha da büyük açık havuzun etrafında hafta sonu üçyüzelli kişiden fazla olduğunu bilirim. Yine de boş görünürdü. Kapalı yarı olimpik havuz İstanbul’da yok denecek kadar azdı. Kapalı tenis kortları da çok nadirdi. Genel kurmay başkan yardımcıları filan gelir bizde oynardı, öylesine nadirdi. Bu tesisler varken üye bulmak başlangıçta kolay oldu ve bunun ekonomik getirisinden çok faydalandık. Başlangıçta tesislerimize işletmeciler bulmak yönünden de şanslıydık. Çok sağlam anlaşma yaptığımız, teminatlar aldığımız işletmecilerle başladık işe. İhale şartnamelerini ve sözleşmeleri ben hazırlamıştım. Daha sonraları Cemiyet’in avukatları, “hangi hukuk bürosu hazırlamış bu sözleşmeleri, bunlar çok iyi” demişlerdi.

O sözleşmelerin ikinci maddesinde şu yazardı:

Cemiyet’in sahibi bulunduğu tesislerin içinde bulunan R ve B (Restoran ve Büfeler), pazarlaması, üye dışı müşterilere ve üyelere hizmet verme sorumlulukları İşletmeci’ye ait olmak üzere, bu sözleşmede belirtilen şartlar ve kapsam dahilinde İşletmeci tarafından çalıştırılacaktır. İşletmeci bu hizmet karşılığında bu sözleşmede belirtilen esaslar dahilinde bir bedeli bağış olarak ödeyecektir.

R ve B işletmesinin dışarıdan bir işletmeciye verilmesindeki amaç, Tesisler’in ve daimi üyelerin kalitesiyle orantılı, İstanbul’daki emsalleri ve İşletmeci’nin halihazırda işletmesini yaptığı benzeri tesisler seviyesinde bir R ve B işletmesi yapabilmek, sonuç olarak da Darüşşafakalılık ruhunun ve Darüşşafaka Kulübü ve Cemiyetinin en iyi şekilde tanıtımını yapabilmek ve Tesisler’i etkin biçimde değerlendirebilmektir.

Ama içimde bir sızıdır, tesislerde başka türlü başlayabilirdik. Beraber basketbol oynadığımız sevgili, dost canlısı, yardımsever Jeff  Hakko, talebimiz üzerine kuzeni Cem Hakko ile konuşarak, tesislerin işletmesi için görüşmemize aracılık etti. Hedefimiz tesislerimizi “Vakkorama Gym” yapmak ve işletmesini Vakko’ya vermek idi. Cem Hakko incelemek amaçlı olarak iki defa tesislerimize geldi. Allah selamet versin kulüp müdürümüz sevgili Niyazi ağabey, Cem beye denk gelemedi. O aşağıda, kendi yukarıda, o yukarıda kendi aşağıda, iki katlı tesiste buluşamadılar bir türlü, biz yetişene kadar. Cem bey de havlu attı vazgeçti. Düşünüyorum da, tesislerimizde işletmeci olarak Vakko gibi bir müessese ile başlasak, kim bilir lehimize ne büyük farklar olurdu bugün. Adamcağız yine de bize destek oldu. Kıdemli hocasını seçti yolladı. İkimiz oturduk Ahmet hoca ile fitness center’ı donatacağımız aletleri seçtik, onların yerleşme planını yaptık. Arkadan da o plana uygun satın almasını ve kurulumunu gerçekleştirdik, Spor Kulübü olarak.

Bugün kurumsallaşma, iş yükünün dağıtılmış olması, iş yapma kabiliyeti, şeffaflık, denetim, planlama, yönetim anlayışı açısından, gerçekten imrendirici bir yapılanma gerçekleşmiş durumdadır.

Aradan yıllar geçtikçe, kulüp başarılar kazanmayı alışkanlık haline getirerek Darüşşafaka ismini duyurdukça, karışanımız görüşenimiz artmaya başladı. Cemiyet başkanı Çetin Berkmen ağabey başlangıçtaki tavrından uzaklaşarak, yönetim kurulu üyesi, personel, işletmeci, koç atama yönündeki faaliyetlerini sıklaştırmaya, başkan Ali ağabeyi de sıkıştırmaya başladı. Aramızdaki anlaşmazlıklar, takımın kötüye gidişi, Cemiyet kötü yönetiminin olumsuz sonuçlarının biz spor kulübüne ve DEK’e  sıçraması bu şekilde başlamıştır.

Ankara bağışçı gününde. 2014.
Ankara bağışçı gününde. 2014.

Ben ve yine Darüşşafaka mezunu olmadan Darüşşafaka Spor Kulübü’nde yönetimde yer alan Faruk Perkin ağabey (ama o benden farklı olarak İstanbullu ve basketbolcu idi) ile çok emek verdik kulübe. Çok çalıştığımız görülünce, Çetin Berkmen başkan, bizleri Darüşşafaka Cemiyeti üyesi de yapmıştı.”Başkanım ben Darüşşafaka mezunu değilim nasıl üye olurum?” diye sorduğumda da, “Darüşşafaka’nın kurucuları da mezun değildi” diyerek hoş bir cevap vermişti. Nereden bilecekti ki, bir gün ters düşeceğiz, başkan Ali Kahyaoğlu’na, “ya bu Hakan gider, ya da sen” diyecek, Ali ağabey de benim lehime direnecek ve aramızdaki uzlaşmaz çelişki orada başlayacak. Sonunda hep birlikte “Darüşşafaka Yeniden” diyeceğiz ve kendisini indireceğiz. Kaderin cilveleri bunlar. Şunu da yeri gelmişken belirteyim, o dönemde Çetin Berkmen’in daveti ile bir iki Cemiyet yönetim kurulu toplantısına katılmış, komisyonlardan birinde görevlendirilmiştim. O günkü Cemiyet yönetim kurulu yapısı ve çalışma şekli ile bugünkü yapı ve çalışma şekli arasında dağlar kadar fark var. Bugün kurumsallaşma, iş yükünün dağıtılmış olması, iş yapma kabiliyeti, şeffaflık, denetim, planlama, yönetim anlayışı açısından, gerçekten imrendirici bir yapılanma gerçekleşmiş durumdadır. O günkü, hala üzüntüyle andığım çalışma şekli, yüz yılı aşmış koskoca bir yapının, bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak sözler ve kararlarla idare edilmesidir.

Dokuz yıl kesintisiz seçildik ve yönetimde kaldık, Ali Kahyaoğlu, ben ve Faruk Perkin ağabey. Yönetim Kurulu’muzda görev alan çok değerli kardeşlerimiz oldu. Başta rahmetli Engin Kattanalp’i anmak lazım, nur içinde yatsın, çok zamansız kaybettik. Bülent Ünal, Celal Çağlar, Azmi Özkardeş, Engin Tayfun, Haluk Semiz, Nedim Gürbüz, İsmail Atasoy, İsmail Özsöz, Ünal Akyol, Mustafa Demirci, Levent Tumlu gibi çok sevgili ağabey ve kardeşlerimiz yönetim kurulu görevi yaptılar. Bu sayede Mustafa Demirci gibi bir can kardeş edindim. Hatta Tugay İnce gibi (bugün mahkemelik olduğumuz Urla Rezidans’ın müteahhidi) ve can dostum Faruk Perkin ağabey gibi Darüşşafaka mezunu olmayanlar da oldu görev alanlar arasında. Yavuz Şeremetoğlu ağabey de aslında ayrı bir paragrafı, hatta daha da fazlasını hak eder. Ali Kahyaoğlu yönetimlerine daima ve candan destek olmuştur. Yönetimlerde resmen görev almasa da, yönetici kadar hatta daha fazlası söz sahibi olarak hep yanımızda, içimizde olmuştur. Büyük bir Darüşşafaka’lıdır. Basketbolu bilir ve sever. Hani hasta Galatasaray’lı, Beşiktaş’lı derler ya öylesine hasta Daçka’lıdır. Allah uzun ömürler versin, daha da çok katkıları olacaktır, Darüşşafaka’nın her şeyine…

patates kroket, sosis tava ve soya soslu tavuğu, o yıllardan sonra bir daha hiç ağzıma koymadım, uzun bir müddet de yiyeceğimi zannetmiyorum.

Yönetimde olduğumuz yıllar boyunca, tesislerde restoranın üzerindeki kat ki o zaman cafe-bar idi, orası, Ali Kahyaoğlu’nun başkan odası ve Tarabya’da Filiz restoran neredeyse ikinci adresim(iz) oldu. Tesisteki cafede, maç sonralarında kazansak mutluluktan,  kaybetsek üzüntüden, ama özellikle de tansiyonumuzun normale dönmesi için oturur bir şeyler içerdik. Yani bıkkınlıktan o hale gelmişim ki, patates kroket, sosis tava ve soya soslu tavuğu, o yıllardan sonra bir daha hiç ağzıma koymadım, uzun bir müddet de yiyeceğimi zannetmiyorum. Maç sonları gayet kalabalık olurdu. Üyeler, mezunlar, taraftarlar, misafirler, Cemiyet yöneticileri, başkanı, doldurur taşırırdık o katı, balkonları dahil. Arkadan hesap gelir, altına atardık imzaları. Ay sonunda işletmeci faturayı dayardı önümüze. Yiyen içen yöneticiler olarak sırasıyla aylık hesabı öderdik. Valla dilim varmıyor, “haram olsun” diyeceğim, o işletmecilere ödediğim paralara. Sonradan kulübe ve cemiyete öyle paralar taktılar ki…

Filiz Restoran’ın ise özel yeri vardır hayatımızda. Bizden önce de, bizden sonra da, çizgisini hiç değiştirmeden, bozmadan devam eden, yemek yenilecek en iyi klasik balık lokantalarındandır İstanbul’un. Nostalji olsun diye giderek başladık, daha sonra toplantı sonralarında gitmeye başladık, daha sonra maç seyrederiz diye giderken filan, iki Kemal’lerin yeri, oldu bizim mekan. Hala arada gittikçe o eski günleri yad ederiz. Patronları, garsonları hepsi Darüşşafaka taraftarı olmuşlardır, o bakımdan çok emin yerdir.

hakan-tahiroglu-06
Daçkadan mezun iki danışan öğrencim, Simge Derin ve Hasan Koca ile. Üniversire 3. sınıftalar. 2015.

Abilikten mentorluğa

Haftada iki gün Robert Kolej’de oynadığımız basketbolu da, Ayhan Şahenk’e taşıdık bu yıllarda. Kolej’e bağış yapıp oynayacağımıza, Daçka’ya bağış aldık ve kendi beş yıldızlı salonumuzda oynadık. Bizden sonra A takım idmanları başlardı. Biz oynarken yanda genç takım idman yapardı. Eksik oyuncumuz varsa, alırdık bizim genç veya daha iyisi yıldızlardan birini, onunla oynardık. Oyunumuz sonrasında Şakir’in sosislileri, portakal suları… Bizim öğrenciler de gelirler, Pazarları daimi yatılılar, hep beraber yani… Azmi hoca başlatmıştı herhalde, “ağabeylik”, “ablalık” olayını. Abisi olduğumuz çocuklar vardı hepimizin, hatta sporcuların bile. Mesela Mehmet Kahyaoğlu’nun da ağabeyi olduğu iki veya üç çocuk vardı, dizlerimizin dibinden ayrılmazlardı keratalar biz oynarken. Okuldan izinle de dışarı çıkartabilirdik çocukları, pizzacıya, sinemaya filan… Sonradan kalktı bu ağabeylik işi, ama yeniden başladı özellikle 80’li yılların ablaları Çarşambaları okula gelerek çocuklarla yakından ilgileniyorlar, mentorluk şeklini aldı daha büyükler için… Şimdi üniversite öğrencisi mezunlarımıza mentorluk yapıyoruz, resimde görüldüğü gibi çeşitli ortamlarda bir araya gelip sohbetler ediyoruz.

Boşa gitmedi yani kalabalık deplasman seyahatlerimiz…

Yukarıda ismi geçen yönetim kurulu üyelerimizin büyük çoğunluğu ile deplasmanlara da gittim, gittik… Cemiyet Başkanı olarak Çetin Berkmen de çoğuna gelmiştir. Ve de yanında daima birkaç Rezidans bağışçımızı da getirmiştir. O Rezidans bağışçılarımızdan, basketbol sevdalısı kesilip, iç saha maçlarına düzenli gelenler de olmuştu. Seyahatlerimiz, yurt içi ve yurt dışı kalabalık, hatta bir otobüsü dolduracak kadar kalabalık hale de gelmişti… Ne Moskova’sı, Split’i, Porto’su, Girit’i, Londra’sı kaldı, ne Antalya’sı, İzmir’i, Ankara’sı, Mersin’i… Takımla büyük bir grup, ayrı bir otobüsle de Derbent, hep kalabalık olarak gittik deplasmanlara. Kimi zaman Altay başkanı gibi nazik insanlar tarafından kibarca ağırlandık, kimi zaman Karşıyaka taraftarlarının yaptığı gibi baştan aşağıya tükürük içerisinde kaldık, ama deplasmanda da kazanmayı bildik. Boşa gitmedi yani kalabalık seyahatler…

Daçkalı abilerimiz

Darüşşafaka Spor Kulübü yıllarımda, sevgili Yalçın Granit ağabeyin de, Mehmet Baturalp ağabeyin de takımımıza önemli bir ilgisi ve katkısı olmamıştır maalesef. Ali ağabeyin çabaları ile son yıllarımıza doğru, Yalçın ağabey kulüp ile ilgilenmeye başlamıştı nihayet sağ olsun. Galatasaraylı Ali Kazaz ağabey, o yıllarda, her deplasmana, her maça gelerek çok ilgi göstermiştir takıma. Son yıllarda Yalçın ağabeyi her maçımızda, en öndeki koltuğunda gördükçe, hatta genel kurullara katılıp söz aldığına da şahit olamaya başladıkça, inanın çok seviniyorum. Darısı Batur ağabeyin başına… Öte yandan zarafet timsali, büyük Darüşşafakalılar Halit Ziya Yılmayan ve Cihat Örge ağabeyler her maça gelirlerdi. Yani kaçırdıkları maç sayılıdır. En önde kendi koltuklarında otururlardı. Sonra biri gitti, daha sonra da diğeri. Işıklar içinde uyusunlar. Halit Ziya ağabey her selam verişimde, iki eliyle yüzümü kavrar, her iki yanağımdan da öperdi. Yalnızca Daçka’yı desteklediğim, yalnızca Daçka’ya hizmet ettiğim için… Nur içinde yatsın, çok özlüyorum kendisini.

hakan-tahiroglu-02
Veteranlar Darüşşafaka Salonunda oynuyoruz. Ayaktakiler soldan sağa: Kemal Noyan, Ali Kahyaoğlu, Tuğrul Kutatkubilig, Hakan Tahiroğlu, Faruk Sayit, Damat Ali (soyadını hatırlayamadım). Oturanlar : Hatırlayamadım, Faruk Perkin, İshak Cerit, Aytekinhan Yıldırıcı, Olgun Tanberk. O gün olmayanlardan aklıma gelenler; Ferhan Baraz, Turgay Demirel, Faruk Dölay, İlker Esel, Halil Dağlı, Cihat Sedef, Koray Özistek…

Emeği geçenler

Tüm bu yıllar boyunca, yukarıda kulaklarını çınlattığım Kulüp Müdürü’müz Niyazi ağabey görevinin başındaydı. Ahmet Eran yardımcı olarak başladı, müdürlüğü devraldı, halen de devam ediyor. Sevgili muhasebecimiz Handan’ın da çok emekleri geçmiştir kulübe. Sahada görev yapanların içinde özverili çalışma denilince akla gelen, başarılarımızın gizli mimarı fizyo terapist, kondisyoner, diyetisyen, artık akla ne gelirse tüm o neviden işleri yapan İsmet ağabeydir. İsmet ağabeyi sporcular hem çok sevmişler hem de kendisinden çok yararlanmışlardır. İsmet ağabeyin, genç ve takımda yer alacağı bilinen oyunculara yaptırdığı yaz idmanları, başarımızın gizli sırrıdır. Salon sorumlumuz Nasuhi Ünlü ağabey idi. Ali ağabey, ondan bahsederken “Türkiye’nin en yüksek zıplayan voleybolcusu” derdi. Yaşayan bir tarih olarak, salondan sorumlu görev yapardı. Malzemecimiz de Mehmet Tarakçı. Her ikisi de bizim dönemimizde işbaşı yaptılar. Bu ve benzeri emeği geçenlerin dsk.org.tr > portreler dizisinde ele alınıp ölümsüzleştirilmesi güzel bir proje… Nasuhi ağabey emekli oldu, Mehmet ise takımla devam ediyor çok şükür.

Panterli logomuz

logodskİkibinli yıllara geçtiğimizde, takımımızın logosu aklımıza takıldı. Darüşşafaka basketbol takımı, rakibi önde ısıran, boğan, ani hücumlar ve süratli oyunla alt eden bir yapıya sahipti. Sete setten ziyade saldırgan ve süratli oyunla karakterimizi ortaya koyuyorduk. Ancak bayrağımız ve logomuzun, takımımızın bu karakterini yansıtmadığını gördük. Daha doğrusu Ali ağabey gördü.  “Logomuzu değiştirelim” dedik. O yıllarda, bahsettiğim gibi haftada iki gün basketbol oynadığımız ekipten, Kemal Noyan ağabey, Reebok’ın genel koordinatörü idi. Rebook aynı zamanda takımın ayakkabı sponsoru da olmuştu. Kemal ağabey reklam ajanslarından rica etti geldiler. Biz kendimizi anlattık. Bize panteri uygun gördüler. On ayrı çeşit logo tasarlayıp geldiler. Elimdeki en eski logo 2001 tarihli. Demek ki o yıl sezon başı veya yıl başı olmalı bu çalışmaların yapıldığı tarih. Logo örneklerini, yönetim katında sergiledik. İlgili herkes baktı. Oy çokluğu ile şimdiki logoyu seçtik. O gün bugündür, Darüşşafaka takımının karakterini yansıtan bir DSK logomuz var.

Takımı zayıflatıp, kaliteyi düşürmekten başka çaremiz kalmayınca, gerilemeye başladık.

hakan-tahiroglu-12
Eşim Zeynep ile Kanada’da, 2014.


2002 yılı, hatırlarsınız ülkemizde kriz yılıydı. Ekonomi 2001’de suni olarak iyi gitmiş, ertesi yıl kriz yılı olmuştu. Basketbolda da bütçeler daraldı. Sponsorluklar azaldı. Elimizde sponsorluk dosyaları ile çalmadık kapı bırakmadık. Darüşşafaka’ya salon kirası ödeyerek katkıda bulunmuş iki kulüpten biri olmasına rağmen, dost mudur düşman mıdır ne olduğunu anlayamadığım Efes Pilsen de o yıllardan birinde terk etti salonumuzu kullanmayı. Halbuki iyi bir kira girdimiz vardı kendilerinden. Artık “hem para veriyoruz burası için, hem de her yıl yeniyorlar burada bizi” mi dediler nedir bilemiyorum. Gelirler iyice düştü. Tesislerde de, çeşitli nedenlerle, düzgün insanlar yerine, bize daha az uyan işletmecilerle çalışmaya zorlandığımızdan, tesislerimizi işletenlerden tahsilat zorlukları da yaşamaya başladık. Bize her zaman destek olmasını beklediğimiz Cemiyet’ten de destek alamamaya başladık, malum sebeplerden… Takımı zayıflatıp, kaliteyi düşürmekten başka çaremiz kalmayınca, gerilemeye başladık. Bizim yıllar yılı takımı idare ettiğimiz, altyapısı, üst yapısı, seyahati, personeli dahil bir, bir buçuk milyon Dolar olarak planlanan, aşağı yukarı bir milyon Dolar seviyesinde gerçekleşen bütçeler bile zor yapılır olmaya başlamıştı. Diğer yandan da, Emre, Semih gibi altyapımızdan gelen değerli oyuncular ayrılıyorlardı. Aslına bakarsanız, tüm devşirme oyuncular da onsekiz yaşı aşınca sözleşmelerini inkar edip, öyle ya da böyle, hatta Semih gibi hülle filan yolları ile elimizden gidiyorlardı. Buna rağmen Cüneyt gibi nokta transferlerle, ikinci ligden bulup getirdiğimiz Erdem gibi oyuncularla filan ayakta kalmaya çalıştık.

Takımı zayıflatıp, kaliteyi düşürmekten başka çaremiz kalmayınca, gerilemeye başladık.

hakan-tahiroglu-13
Kızlarım Melis ve Merve tarafından sıkıştırılmak keyfi :)… 2013


Bu dönemde sağolsun Cemiyet Başkanımız da iyice kontrolsüz faaliyetlere girişmişti. Asgari müştereklerde bile uzlaşamıyorduk. Ben her şeye itiraz ettiğimden istenmeyen adam da olmuştum. Yönetim Kurulumuz da, tek tek istifa ederek görevi bırakma eğilimine girmişti. Ali ağabey devam edebilirdi belki ama onu da, babalar-çocuklar söylemleri ile yoruyorlardı. Adamcağız, itirazlarımıza rağmen, oğlunu alıp başka kulübe yollamayı bile yaptı. Her şeyin bir sonu vardır. Hani bir Alevi dedesi “Ne kadar otursak sonu gitmektir dostlar, bizi safa ile gönderin” demiş ya, onun gibi… Darüşşafaka Spor Kulübü tarihinin belki de en iyi dönemi olan Ali Kahyaoğlu dönemi bu şekilde noktalanmış oldu. Safa ile uğurlandık… Arkamızdan daha genç kardeşlerimizden oluşan bir ekip geldi. Çok uğraştılar. Ama altyapı, üstyapı derken, olmadı, yürümedi işler. Yavuz Şeremetoğlu iki kısa dönem başkan oldu. Birinde ben de tekrar geldim yönetime, Yavuz ağabeye yardımcı olmak için. Sağolsun Mustafa Demirci çok çalıştı o dönemlerde. Ama işin tadı tuzu kaçmıştı. Takımı ancak küme düşmekten kurtarabiliyorduk, ona seviniyorduk. Sonra o günler bile güzel günlermiş denilecek hale geldi iş ve küme düştük… Ben, spor kulübümüz Darüşşafaka’ya tarihinin en büyük katkısını yapacak şekilde Doğuş ile birleşene kadar, işin geleceği için umutsuzdum. Artık tekrar parlak günlerimize döneceğimizin sinyallerini görüyor ve mutlu oluyorum…

Son söz : Bu uğurda elimden ne gelirse yaparak, Spor Kulübü taraftarlığından başlayan Darüşşafakalılık mesleğimi sürdürmeye gayret ediyorum.

Biri Türkiye’de, biri ABD’de yaşayan yetişkin iki kızım var, Melis ve Merve. Onlar evden uzakta kendi hayatlarını kurmakla meşguller.  Ben ise telekomünikasyon sektöründe 33 yıl faaliyet gösteren firmamı sonlandırıp emekli olma çabası içerisindeyim. Eşim Zeynep ise çalışmaya devam etmeye özen gösteriyor. Bu durumda bana da Darüşşafaka’ya ayırmak için oldukça çok zaman kalıyor. Tüm amaç ve hedefim, Darüşşafaka Okulları’na, en ihtiyaç sahibi ama en yetenekli çocukları kazandırıp, yenilikçi, girişimci, teknolojik okur yazar, 21. yüzyıl becerileri ile donatılmış, gençler olarak onları mezun etmek için uğraş vermek ve onlara harcayacak kaynağın temini için çalışmak. Bu uğurda elimden ne gelirse yaparak, Spor Kulübü taraftarlığından başlayan Darüşşafakalılık mesleğimi sürdürmeye gayret ediyorum.

ök/fa/kk Kasım 2014

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.