Ana Haberler İsmail Atasoy: Çorbada tuzum olabilir

İsmail Atasoy: Çorbada tuzum olabilir

2843
0
PAYLAŞ

 İsmail’i çok yakından tanıdığımı söyleyemem. Ama insanda dürüst, güvenilir, sakin, kararlı bir kişilik izlenimi bırakıyor. Hadi biraz daha tahmin yürütme cesaretinde bulunayım: duygusal bir yapısı da var diye düşünüyorum. Nereden çıkardın diye sormayın, his şimdilik. Spor Kulübüyle geç ilgilenmeye başlamış biri olarak tanımaktan mutlu olduğum çok sayıda insan oldu. İsmail de onlardan biri. Sanki bir içe kapalılık da var onda… Gülümsemesi mütevazı yapısını mı yansıtıyor? Yok ben daha fazla haddimi aşmayayım, daha çok tanıyıp belki ilerde daha iyisini yazarım 🙂 . O, DSK’ya emek vermiş onlarca Daçkalıdan biri;  en güzeli kendi sözlerinden onu tanımak…

Kaçak yıllar

1960 yılı Ağustos ayında, İstanbul’un Bahariye semtinde doğdum. Annem Urfa’nın Birecik, babam Kayseri’nin Talas kazasından görücü usulüyle Kütahya’da evleniyorlar ve İstanbul’a yerleşiyorlar. Babamın Vabis marka bir kamyonu var (o döneme göre iyi kamyon) ve şehirler arası taşımacılık yapıyor. 1960-63 yılları arasında daha sonra hepsi Darüşşafakalı olacak kız kardeşim Ayşe ve erkek kardeşim Haşim dünyaya geliyor. Babaannem de bizimle yaşıyor. Babamın işleri iyi gitmiyor ve sağlığı da bozuluyor (uzun yolculuklar, düzensiz hayat, içki-sigara, maddi hasarlı trafik kazaları, vs). İlkokula başlayana kadar olan dönem bu şekilde geçiyor… Ana tema yoksulluk ve nadiren evde olan bir baba; bakkala, kasaba, ev sahibine borç, hacizler, vs. Annem üç küçük çocukla ve yaşlı babaannemle bunlarla boğuşmaya çalışıyor. Babam öldüğünde yedi yaşındaydım. Çocukluğumda babamla ilgili hatırladığım sadece iki anı var. Beş altı yaşlarımda beni de yanında yola (işe) götürmüştü. O kamyonu sürerken sağında muavini, şoför koltuğunun solundaysa ben ayakta hoplaya zıplaya gidiyorduk. Kısa bir yolculuktu sanırım. Çok az detay hatırlıyorum ama babamla beraber olmak hoşuma gitmişti. Diğer anım da ilkokul birinci  sınıf yaz tatiline ait. Bir gece yarısı kamyonuna ev eşyalarımızı ve bizleri de yükleyerek bizi İstanbul’dan kaçırdı ve Kırklareli’nin Vize ilçesinde bir arkadaşının ayarladığı bir eve yerleştik. Bir iki ay içinde sağlığı iyice bozuldu ve Vize’den ayrılarak Kütahya’da üvey amcamın evine (daha sonra ambarcı bir dostunun evine) sığınmak zorunda kaldık. Dört beş ay içinde babam öldü.. Babam öldüğünde ben 7, kardeşlerim sırasıyla 6 ve 4 yaşında idi.. Buraya kadar çoğu Darüşşafakalıda olan benzer acılarla dolu bir hikaye…

5 ilkokul

İlkokul ile ilgili aklıma çok az anı geliyor çünkü sürekli şehir/okul ve öğretmen/sınıf arkadaşları değişiyordu… Babamın hastalığı ve ölümü dolayısıyla. İlkokulu (bizim zamanımızda beş sene idi) üç şehir (İstanbul, Kütahya, Ankara), beş okul ve yedi öğretmen değiştirdikten sonra (iki öğretmen de emekli olmuştu) İstanbul Bahariye İlkokulunda başlayıp, 1971 yılında Ankara Teğmen Kalmaz İlkokulunda bitirdim.

Bütün bunlara rağmen çocukluk yıllarım, özellikle üçüncü sınıf sonrası Ankara’daki yıllarım mutlu ve keyifliydi. Bunda en büyük rol tabii ki anneme aittir. Bir çoğumuzun annesi gibi bütün hayatını sadece üç çocuğuna adamıştı.  Babam öldükten sonra dayılarım anneme ve bize sahip çıktılar (inşaat işleriyle uğraşıyorlardı ve maddi durumları iyiydi). Ankara’da kendi oturdukları apartmanın zemin katında bize de bir daire temin ettiler ve maddi destek oldular.

Apartmanda benzer yaşlarda çok çocuk vardı. Biz üç kardeş ve apartmandaki dayı çocuklarıyla sayımız daha da artıyordu, dolayısıyla mahallede belli bir hegemonyamız vardı. Top peşinde koşuyorduk, değişik oyunlar, mahalle kavgaları, vs. zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorduk.

Darüşşafaka Çarşamba’da Atasoy ve Çimen kardeşler (2si de doktor oldu) bir arada - soldan saga ayakta: İsmail Atasoy-Haluk Çimen-Murat Derler (DS’79), oturanlar Haşim Atasoy (DS’82), Ayşe Atasoy (DS’81), Serdar Çimen(DS’82)
Darüşşafaka Çarşamba’da Atasoy ve Çimen kardeşler (ikisi de doktor oldu) bir arada – soldan sağa ayakta: İsmail Atasoy, Haluk Çimen, Murat Derler (DŞ ’79), oturanlar Haşim Atasoy (82), Ayşe Atasoy (81), Serdar Çimen (81). 1975.

 

İmam Hatip’e gitmem!

Darüşşafaka adını ilk kez apartmandaki bir komşumuzdan duyduk. Komşumuzun bir yakını Darüşşafaka mezunu imiş, o tavsiye etti. Annem beni devlet parasız yatılı sınavına sokacaktı. Darüşşafaka ismi bana önce çok sempatik gelmedi. Anneme, “Ben İmam Hatip’e gitmem,” demişim. Annem ilkokul öğretmenim Nermin Özdural’a danışıyor. Nermin öğretmen Darüşşafaka’nın çok iyi bir okul olduğunu ve tereddütsüz sınava girmemi tavsiye ediyor. O yıllarda dershaneler yeni kurulmaya başlamıştı. Annem de çok hevesleniyor ve (maddi durumu yetersiz olmasına rağmen) öğretmene soruyor, “Dershaneye göndersem mi acaba?” diye.  Nermin hanım anneme çok kızıyor ve “Sokağa atılacak paran var herhalde, İsmail bu sınavı rahatlıkla kazanır ben de yardımcı olurum,” diyor. Öğretmenimin hakkını ödeyemem. Evi okula yakındı ve bazı günler okul çıkışında beni evine götürüp ders çalıştırır, test çözdürürdü (en son geçen sene Ankara’ya gittiğimde ziyaretine gittim, evde değildi, daha sonra telefonla konuştuk). O sene hem parasız yatılı hem de Darüşşafaka sınavını kazandım. Annem ve ben Darüşşafaka’ya karar vermiştik.

… ve Hayri Seçkin sayesinde Darüşşafaka

Annem bu kararımızı aynı apartmanda oturan dayıma söylediğinde dayım biraz tepki göstermiş. “Biz Ankara’da okutamaz mıydık?” diye serzenişte bulunmuş. Dayımın onayı ilginç bir tesadüfle tatlıya bağlanmıştı… O yıllarda Ankara’da üç dayımın ortak olduğu müteahhitlik şirketi vardı ve hızla büyüyüp zenginleşiyorlardı (60’lı yıllar Türkiye’si). Büyük dayı inşaat mühendisi (şantiyelerde oluyor çoğunlukla), küçük olan  makine mühendisliğinde okuyor, ortanca olansa Ankara’da fiilen işleri takip ediyor. Ankara’daki yazıhanede kendilerini yönetsin, işleri daha geliştirsin diye bir genel müdürle çalışmaya başlıyorlar. Annem diyor ki, “Dayınlar bu genel müdüre çok saygı duyuyor, hatta işe geldiğinde çantasını taşıyorlarmış.” Dayım bir gün genel müdüre, “Yeğenim Darüşşafaka Lisesini kazanmış, ben göndermek istemiyorum, siz ne dersiniz?” diye soruyor. Genel Müdür birden ayağa kalkıyor, “Kardeşim ve annesiyle hemen tanışmak isterim,” diyor. Tabii dayım hemen beni ve annemi yazıhaneye götürdü ve genel müdürle tanıştırdı. Dayımların genel müdürü Hayri (Seçkin) abi, Darüşşafaka mezunuydu ve bana okul hakkında çok güzel şeyler anlattı, anneme de “Artık İsmail benim kardeşim olur,” dedi.. Hayri Seçkin abi daha sonra Cemiyet Başkanlığı da yaptı…

Darüşşafaka Çarşamba/Bekar yaylası, arka planda toprak saha (Murat ile Zehra evlendi-kısa süre sonra ayrıldı)– İsmail Atasoy, Murat Derler (DS’79), Zehra Tek (DS’80), Ali Riza Kizildağ (DS’79)
Darüşşafaka Fatih/Çarşamba yerleşkesi, rock garden. Arka planda toprak saha. Soldan :  İsmail Atasoy, Murat Derler (DŞ ’79), Zehra Tek (80), Ali Rıza Kızıldağ (79). 1977.

 

Spor cenneti

Darüşşafaka’da ilk yıllarım çok keyifli geçti. Hiç yabancılık çekmedim. Hafta sonları da okulda daimi kalıyordum… Beni çok etkileyen özelliklerden biri abilik-kardeşlik ilişkileriydi. Hazırlık 1’de hafta sonu okul dışına yalnız çıkmamıza izin verilmezdi, lise sondan bir abi eşliğinde çıkabilirdik. Bazen lise sondan bir abi bizi elimizden tutar, Eminönü-Karaköy, Galata’da gezdirir, balık-ekmek yedirir, bütün gününü bizle geçirirdi. İlk yıllarımda bu davranış beni çok etkilemişti. Yabancı bazı öğretmenler de benzer şeyler yaparlardı. Bir Pazar Ms Clare ve bir öğretmen arkadaşı, birkaç arkadaşımla beni taksi tutup, yeni yapılan Boğaz Köprüsünden karşıya geçirmişler, Beykoz’da balık yedirip dönüşte Beşiktaş’taki evlerinde çay-poğaça ikram edip okula getirmişlerdi. Çok güzel bir gündü… Onlarla yeni yeni öğrendiğimiz İngilizce konuşmuştuk. Bütün masrafı da kendileri karşılamışlardı. Özellikle hafta sonlarımız çok keyifli geçerdi. Okulun bütün imkanları bize kalırdı. Sabahtan akşama kadar futbol oynardık.

Basketbol

Basketbol ile Darüşşafaka’da tanıştım. Beden eğitimi derslerinde bize basketbol öğretildi ve oynatıldı. Teneffüslerde ve hafta sonları yeni yemekhanenin önündeki basket potalarında tek pota basket oynardık.  Ama çoğu zaman da pota direklerini kale olarak kullanarak minyatür kale futbol oynardık. O döneme göre çok modern olan spor salonumuzda, büyük tenefüslerde yapılan okul turnuvası basketbol maçları çok ilgi çekerdi. Okullar arası maçları da izlerdik. Salon tamamen dolar ve müthiş tezahürat olurdu. Voleybol maçları da çok ilgi çekerdi.

Benim okuduğum dönemde Darüşşafaka’da spor ve sanata büyük ilgi vardı. Sırasıyla basketbol, voleybol, futbol, masa tenisi, satranç çok ilgi çeken sporlardı. Ayrıca folklor, tiyatro, müzik de çok popülerdi. Spor Sergi Sarayında Milliyet gazetesinin düzenlediği Liseler arası folklor yarışması ve Erzurum ekibiyle aldığımız derece unutamadığım bir başarı ve gururdu. Bana göre o dönemlerde Darüşşafaka’da okuyan herkes ortalama düzeyde basketbol, masa tenisi ve satranç oynayabilirdi. Aradan yıllar geçmesine rağmen herhangi bir ortamda masa tenisi veya satranç oynama teklifi alsam veya bir pota/basket topu bulsam, etrafımdaki birçok kişiye göre daha iyi olduğumu fark ediyorum ve bundan gurur duyuyorum. Daçka çok küçük yaşlarda bize bu alışkanlıkları kazandırdı. Öğlen yemek teneffüsünde, yemekhanenin önündeki alanda iddialı masa tenisi maçları olurdu. Hatırladığım iyi oyuncular: Hüsnü abi (75), Ender abi (76), Savaş (78),  Şükrü İlkay (79)… Kütüphanede yapılan okullar arası satranç maçları da çok ilgi çekerdi. Kalabalık seyirci grubuna rağmen büyük bir sessizlik ve oynanan süreyi gösteren saatler. Nedense saunalarda ne zaman kum saati görsem Darüşşafaka’daki satranc maçları aklıma gelir! 🙂

İngilizce ve matematik başrolde

 Darüşşafaka Çarşamba/eski bina önünde muhtemelen maç seyrediyoruz – ayaktakiler : Mustafa Özkan Pektaş (DS’76-günümüzde sosyete psikologu), Pamir Gültekin (DS’76), oturanlar Levent Karaosmanoğlu (DS’76), Ismail Atasoy, Ali Riza Kizildağ (DS’79)
Darüşşafaka Çarşamba, eski bina önünde muhtemelen maç seyrediyoruz. Ayaktakiler: Mustafa Özkan Pektaş (DŞ ’77), Pamir Gültekin (77), Murat Derler (79). Oturanlar: Levent Karaosmanoğlu (77), İsmail Atasoy, Ali Rıza Kızıldağ (79). 1977.

Başarılı bir öğrenciydim, Lise 1’e kadar derslerde hiçbir zorluk çekmeden geldim. Hiç ikmale kalmadım ve İngilizce, Matematik, Fen, Tarih, Coğrafya gibi derslerden notlarım hep iyiydi. Müzik, resim gibi derslerden aldığım notlar ortalamamı düşürmese her sene teşekkür/takdir alırdım sanıyorum. Fakat ne olduysa Lise 1’de oldu (!) ve İngilizce ve Matematik derslerinden sınıfta kalarak Darüşşafaka’dan atıldım…Darüşşafaka her ne kadar yatılı ve duvarlar arkasında bir okul olsa da Türkiye’de o dönem yaşananlardan etkileniyorduk ve ilgisiz kalamıyorduk (1975’den sonra). Hayatımdaki tezatlardan biridir: Matematik-Fen puanı ile İTÜ’ye girdim (liseyi dışarıdan bitirmeme rağmen) ve hayatımı İngilizce ile kazanıyorum, dış ticaret işiyle uğraşıyorum! En sevdiğim ve başarılı olduğumu sandığım iki konu, benim Darüşşafaka’daki öğrencilik hayatıma son verdi. Bu konuda kimseye ve Darüşşafaka’ya  bir kırgınlığım yok; yaşanılan dönemin gereği ve sonucu olarak görüyorum bu durumu.

Liseyi de ilkokul gibi birden fazla okulda okuyarak bitirebildim: Darüşşafaka, Aryamehr Lisesi, Haydarpaşa Lisesi ve son olarak Pertevniyal Lisesinden mezun oldum. Mezun olduğum okula hiç gitmedim, annem buraya kaydımı yaptırmıştı ve o sıralarda ‘misafir edildiğim’ kapıları kilitli yerde (daha sonra Sultanahmet Four Seasons Otel oldu) MEB tarafından gönderilen bir heyet sınav yaptı. Böylece lise mezunu oldum. Darüşşafaka’da aldığım güçlü ortaokul eğitiminin de faydası olmuştur. ‘Misafirlik’ bittikten sonra girdiğim üniversite sınavında İTÜ Kimya-Metalurji Fakültesi Metalurji Mühendisliği Bölümünü kazandım ve 1983’de girdiğim üniversiteden dört senede, 1987’de mezun oldum. Bir buçuk sene Parsan Makina Parçaları fabrikasında metalurji mühendisi olarak çalıştıktan sonra askere gittim. Sekiz ay kısa dönem askerlik yaptım. İzmir-Narlıdere’de eğitim döneminden sonra beni Ankara/Genel Kurmay Başkanlığı, tercüme bürosuna gönderdiler, İngilizce Tercüman olarak (!).

Askerlik sonrası yaklaşık on sene kadar Tekfen Dış Ticaret firmasında demir-çelik ithalat ihracat işinde çalıştım. Bu dönemde özellikle Uzak Doğu ve yeni dağılan Sovyetler Birliği cumhuriyetlerine uzun seyahatler yaptım. 1997’de Tekfen’den üç arkadaşla ayrılarak kendi şirketimizi kurup yaklaşık on sene kadar daha küçük boyutlarda aynı işi yaptık. Beş senedir de uluslararası bir demir-çelik şirketinin Türkiye ofisindeyim. 1999 yılında kendisi de Darüşşafakalı olan Arzu Atasoy ile evlenip 2006’da boşandım. 2000 doğumlu Demir isminde bir oğlum var. Dört beş yaşına kadar Darüşşafaka’nın hemen hemen bütün maçlarında bizimle beraber olmasına rağmen şu sıralar basketbol ve spora ilgi duymuyor (üzüldüğüm bir konu).

Ansley, Green, Okunsky ile tribünlere

Darüşşafaka (Dernek-Cemiyet-Spor Kulübü) ile ilişkilerim 1990 sonrasında yeniden artmaya başladı; bunda Darüşşafaka basketbol takımının büyük rolü olmuştur. Sanıyorum 1996 veya 1997 yılıydı; şirkette hafta sonu çalışırken açık olan HBB TV kanalında Darüşşafaka’nın basketbol maçı naklen veriliyordu. Basketbol takımımızla ilk tanışmam bu dönemde olmuştur ve ilgim giderek artmıştır. Önceleri sürekli TV’den, basından takip ediyordum, sonra salonda canlı izlemeye başladım. Daha sonra da 79’lu bir grup dönem arkadaşımla beraber en büyük tutkularımızdan biri haline geldi. Özellikle 1998-2004 döneminde Darüşşafaka basketbol fanatiği halindeydik. Bütün işlerimizi, özel hayatımızı, randevularımızı Darüşşafaka’nın basketbol maç takvimine göre ayarlıyorduk… Hemen hemen bütün maçlara sınıfımızdan kalabalık bir grup halinde gidiyorduk (deplasmanlar dahil). Maçlara eşlerimizle, çocuklarımızla birlikte gidiyorduk ve bizim için Daçka’nın maçları en önemli hafta sonu aktivitesi haline gelmişti. Çok keyifli zamanlar geçirdik, sınıf arkadaşlarımız ve aileleriyle unutulmaz anılar yaşadık. Takım da bu dönemde çok başarılı idi. Michael Ansley, Strothers, Sean Green, Vitali, Okunsky unutamadığım yabancı oyunculardır… Green’in üçlükleri ve smaçları, Ansley’in salonumuzdaki bir FB maçında iki sayı geride iken son saniye üçlüğü ile maçı almamız bizleri çılgına çeviriyordu… Yerli oyunculardan Mehmet-Ömer Kahyaoğlu kardeşler babalarından dolayı bizden biri gibiydi… Orhan Güler’in, Hakan Köseoğlu’nun milli takıma seçilmesi gururumuz olmuştu.

Bazen fanatizmi ileri boyutlara taşıyor ve hakemlerle ciddi sorunlar yaşıyorduk… Hatta bir maç bitiminde maçın orta hakemi tribüne çıkarak bir arkadaşımıza arkadan saldırarak bir yumruk atmış ve karakolluk olmuştuk..

Saporta Kupası maçı için Girite gidiyoruz (takimla) – ön sıra Süleyman Sarı (DS’80), ben, oyuncular Ömer Kahyaoğlu, Mehmet Kahyaoğlu, Nihat Mala, Orhan Güler, ayaktaki bir yönetici…
Saporta Kupası maçı için takımla Girit’e gidiyoruz. Ön sıra Süleyman Sarı (DŞ ’80), ben, oyuncular Ömer Kahyaoğlu, Mehmet Kahyaoğlu, Nihat Mala, Orhan Güler, ayaktaki bir yönetici. 1998.

Darüşşafaka ile artan bağımız ve ilgimiz o dönem Cemiyet başkanı olan Çetin Berkmen’in de dikkatini çekmiş ve yönetimleri gençleştiriyoruz diyerek kimimizi dernek, kimimizi cemiyet, kimimizi de  spor kulübü yönetimlerine yerleştirmişti. Ben Ali Kahyaoğlu abinin kulüp başkanı olduğu dönemde DSK yönetiminde görev yaptım.

Seyirci-oyuncu-okul birliği

Seyirci ilişkilerinde, özellikle Derbentlilerle ilişkilerde ve tribün düzenlemelerinde (pembe kart uygulamasına başlamıştık) görevler aldım.

Ankara, İzmir, Bursa deplasmanları ve kendi salonumuzda kazanılan maçlar sonrası gece yarılarına kadar okulun içindeki öğretmenler lokalindeki eğlencelerimiz müthişti. Takım üst üste iki sezon ligi üçüncü olarak bitirmişti (2000-2002). Bu dönemde Tofaş, basketbola büyük yatırım yapmış ve çok güçlü bir takım kurup şampiyon olmuştu. Tofaş,  Efes, Ülker ile çok zorlu maçlar yaptık; bazılarını kazandık, bazılarını kaybettik.

Bu yıllarda toplumda Darüşşafaka Lisesine olan ilgide bir azalma vardı.  Azmi Özkardeş’in okul genel müdürü olmasıyla birlikte okula müracaatların arttırılması yönünde büyük bir kampanya başlatılmıştı. Sınav başvuruları 100-150 kişilere düşmüşken kısa süre içinde tekrar 1000 seviyelerine ulaşmıştı. Bu başarı öğretmen-mezun, cemiyet-dernek, topyekun bir gayret ve özveriyle olmuştu. Bu başarıda DSK’nın ve özellikle basketbol takımının da büyük payı olduğunu düşünüyorum. Alınan başarılı sonuçlar toplumda bir farkındalık yaratılmasına neden olmuştu. Bu yıllarda TV’lerdeki basketbol programlarında Darüşşafaka’ya ilgi artmaya başlamıştı. Olumlu yorumlar, bu vesileyle okulun tanıtımı, reklamı bizleri çok sevindirirdi. Programcının, spikerin ağzına bakardık, olumlu bir laf etsin diye.

NTV’de Basketbol Panorama programının yorumcusu Darüşşafaka mezunu Mehmet Baturalp abiye  çok kızdığımız olmuştur, Darüşşafaka’dan yeterince bahsetmiyor diye. Bir maç sonrası kendisiyle karşılaştığımda bu tepkimi belirtmiştim. Yalçın Granit abinin de Darüşşafaka-GS maçında, GS tarafını tutmasına çok kızardık. Her ne kadar GS’li yönetici olarak bu tavrı doğal olsa da, bize göre o bir Darüşşafaka’lıydı…

Bu dönem kulüp ve basketbol takımındaki en önemli özellik,  oyuncuların okul öğrencileri ve seyirciyle olan sıcak ilişkileriydi. Bu durumla birlikte maçlarda hırs ve mücadeleleri hepimizi kolej takımı havasına sokmuştu. Karpuzlarımızı alıp takımın Belgrad ormanında kamp çalışmalarını ziyaret eder, basketbolcular ve eşleri/sevgilileri ile barlara yemeklere giderdik.

Iraklis, Barcelona

1998’de Iraklis ile oynadığımız Saporta kupası maçı için özel uçakla, takımla birlikte Girit adasına yaptığımız seyahat çok güzel geçmişti. Yunanlı yöneticiler de bizi çok iyi ağırlamıştı. Girit’te 3 sayı farkla yenildik ama İstanbul’da 20 sayı fark atarak Iraklis’i elemiştik.

Iraklis maçında tribün – önden 2. Sıra en sağdaki Faruk Perkin, önden 3.sıra Fırat Tekin, ben, Levent Tumlu, en sağda Süleyman Sarı, en üst sıra Deniz ve Oya Özkardaş, Yavuz Şeremetoğlu
Iraklis maçında tribün . Önden ikinci sıra en sağdaki Faruk Perkin, önden üçüncü sıra en solda Fırat Tekin, ben, Levent Tumlu, en sağda Süleyman Sarı, en üst sıra Deniz ve Oya Özkardeş, Yavuz Şeremetoğlu. 1998.

Yine bir Avrupa maçında Barcelona ile eşleşmiştik. İlk maç Barcelona’da idi. O gün yakın arkadaşım Levent Tumlu’nun (DŞ ’79) oğlu doğmuştu. Hastaneye ziyarete gittim ve ayrılırken eşi Banu’ya, “Akşam Barcelona ile maçımız var, Berk bize şans getirsin,” gibi şeyler söylediğimde Banu kızmış ve “Oğlumun şansını Barcelona-Darüşşafaka maçı ile mi test ediyorsun!?” demişti. Yani her maçı kazanacağız umuduyla bakıyorduk…Barcelona’yı İstanbul’daki maçta yendik ama Barcelona’da farklı yenildiğimiz için elendik.  O maçta Darüşşafaka Ayhan Şahenk Spor Salonu’nu basketbolseverler doldurmuştu ve ortam çok keyifli idi. Darüşşafaka artık Türkiye’nin takımı haline geliyordu.

Bugün Lig çok çekişmeli

Türkiye Basketbol Liginde günümüzde birbirine yakın güçte çok takım var. Bu da maçların kalitesini ve zevkini arttırıyor. Efes, FB, BJK, GS, Banvit, Karşıyaka, Darüşşafaka gibi takımlar hep birbirini yenebilecek güçte. Bu takımların arasında Darüşşafaka’nın da yer alması sevindirici. Takım bütçelerinin çok artmasıyla başarı için sponsor olması şarttı. Yıllardır konuşulan ve arayış içinde olunan bir konuydu. Doğuş grubunun sponsorluğuna başlangıçta çok sıcak bakmamıştım ve DSK yönetiminin süreci iyi yönetemediğini düşünüyordum. Genel Kurulda da bu doğrultuda görüşümü belirttim. Ancak geçtiğimiz iki yılda bu görüşlerim olumlu yönde değişmeye başladı. Doğuş’un çok öne çıkmaya çalışmadığını ve Darüşşafaka’nın ön planda kaldığını düşünüyorum. Eskisi kadar olmasa da (biraz da yaşlandık herhalde) İstanbul’daki maçlara gitmeye çalışıyorum. Ufak ufak dönemimizden küçük bir arkadaş grubu oluşturduk ve eski günlerdeki gibi maç öncesi/sonrası buluşuyoruz.

İzmir’de galibiyetle sonuçlanan bir Tuborg maçı sonrası kutlama için soyunma odasının önünde aile boyu bekliyoruz – Recep Ertaş (basketci), Gürsel Akan (Betül 79’un eşi), ben, Hazal (yeğenim), Arzu (eşim) Sinem (yeğenim), arkada (eniştem), Ayşe Atasoy
İzmir’de galibiyetle sonuçlanan bir Tuborg maçı sonrası kutlama için soyunma odasının önünde aile boyu bekliyoruz. Recep Ertaş (basketçi), Gürsel Akan (Betül 79’un eşi), ben, Hazal (yeğenim), Arzu (eşim), Sinem (yeğenim), arkada eniştem Turgay Özdemir, Ayşe Atasoy. 15 Ocak 1999.

 

1990 sonlarından beri seyirci ve yönetici olarak takip ettiğim basketbol maçlarımızda değişmeyen tek şeyin Derbent taraftar grubunun kayıtsız-şartsız desteği olduğunu gördüm. Yönetimler, sponsorlar, oyuncular, antrenörler değişse de, takım Birinci Ligde veya İkinci Ligde de olsa onlar desteklemeye devam ediyor. Liderleri Hakan’ın portresinde anlattıklarını okuyunca bu desteği ne zorluklarla verdiklerini de gördüm.  Bu çorbada küçük de olsa bir tuzum olduğu için mutluyum.

: Düğünümden bir fotoğraf, DSK YK ve okuldan çok katılım vardı – önde Lise Müdürü Kudret Bey ve eşi, arkadakiler Nuran-Umur Çekli, Ali Kahyaoğlu, Halit Ziya Yılmayan, Azmi Özkardaş, damat-gelin, Oya Özkardaş..
Düğünümden bir fotoğraf. DSK YK ve okuldan çok katılım vardı . Önde Lise Müdürü Kudret Bey ve eşi, arkadakiler Nuran-Umur Çekli, Ali Kahyaoğlu, Halit Ziya Yılmayan, Azmi Özkardeş, damat-gelin, Oya Özkardeş. 29 Haziran 1999.

 

Berberin vizyonu

Doğuş’un sponsorluğuyla ilgili olarak, yirmi yıldır gittiğim berberimin görüşü ve tepkisi benim fikirlerimin değişmesinde etkili oldu. Bilirsiniz, mahalle berberlerinin en büyük sermayesi spor; özellikle futbol ve politikadır. Berber Yılmaz’a, “Doğuş bize 15 yıllığına sponsor oldu, benim pek içime sinmiyor,” dediğimde önce, “Sattınız koskoca 100 yıllık takımı Doğuş’a,” tarzında espriler yaptı. Ama sonra, “Köklü okullarda hep böyle bir grup vardır, GS’da olduğu gibi (yani dinozor demek istiyor), küçük olsun benim olsun derler,” dedi ve Darüşşafaka bu sponsorluk anlaşmasıyla doğru yaptı diye halktan biri olarak samimi görüşünü belirtti. Geçenlerde öğrendim, “Daçka Durağı” yazıları yazan Oğuz Tunç abi de bizim berbere gidiyormuş ama  Berber Yılmaz ona saygısından bu tarz konuşamıyormuş :).

Darüşşafaka Ayhan Şahenk’de Tribün – öndekiler Alp (Nusret’in oğlu), Deniz (Azmi’nin oğlu), Nusret Kocabaş, 2.sıra Arzu Atasoy, Demir (ana kucağında), ben, Ali Selek, üst sıra Hakan Yazıcı (DS’82), tanıyamadığımız bir seyirci, Haluk Unal (DS’79)
Darüşşafaka Ayhan Şahenk’de tribün. Öndekiler: Alp (Nusret’in oğlu), Deniz (Azmi’nin oğlu), Nusret Kocabaş. İkinci sıra: Arzu Atasoy, Demir (ana kucağında), ben, Ali Selek. Üst sıra: Hakan Yazıcı (DS’82), tanıyamadığımız bir seyirci, Haluk Ünal (DŞ ’79).  2000.

 

Özel etkinlikler

Basketbol hayatımda hep oldu, olacak. Harun Erdenay, Orhun Ene, Orhan Güler, dönem dönem Gökhan Sunter (biraz subjektif  oldu 🙂 severek seyrettiğim yerli oyunculardı… Michael Jordan-Scottie Pippen dönemindeki Chicago Bulls’un maçları, Koby Bryant, Shaquille O’Neal’li LA Lakers, keyifle izlediğim takımlardı… Lebron James, Dwyane Wade ve Regie Miller (“It’s Miller time” Indiana Jones) ve onun NBA’deki son maçında, deplasmanda rakip koçun jesti ile tribünlerin sevgi gösterisi basketbolda unutamadığım vefa örnekleridir. Ve neden bizde böyle şeyler olmaz diye üzülürüm…

Basketbol dışında futbol seyretmekten hoşlanırdım. GS taraftarıyım. Ama birkaç yıldır futboldan da GS’dan da soğuduğumu hissediyorum. Kayak, rüzgar sörfü ve bisiklete binmekten hoşlanıyorum. Tatillerimde doğa-kültür gezileri yapmak hoşuma gitse de en çok İstanbul’un eski semtlerini gezmekten ve Anadolu yakasında evimin çevresinde vakit geçirmekten hoşlanıyorum. Hafta sonları oğluma sabah kahvaltıları hazırlamak, uzun kahvaltı sohbetlerimiz ve internet tarifleriyle Türk yemekleri yapmaktan keyif alıyorum. Beş-altı yıldır iki haftada bir Pazartesi akşamları beş dönem arkadaşımla aynı kahvede buluşup, bir el king oynadıktan sonra aynı meyhanede, aynı garsonun masasında rakı içmek de iple çektiğim bir (özel) Darüşşafaka etkinliğim oldu.

Orhan Pamuk, Ahmet Ümit, Elif Şafak gibi yazarların kitaplarını okumaktan hoşlanıyorum. Paul Auster, Amin Maalouf da severek okuduğum yabancı yazarlar. Tarihi romanlar (Safiye Sultan tarzı romanlar) ve ülkelerin geçiş dönemlerindeki gerçek yaşam hikayeleri üzerine kurulu romanlar hoşuma gidiyor (bir ülkede devrim sırasında veya Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sırasında ailelerin yasadığı dramları ve olayları anlatan romanlar gibi)… Ve Durgun Akardı Don, Karamazof Kardeşler, Madam Bovary gibi klasikler de tekrar büyük zevkle okuduğum kitaplar.

Son olarak oğlum Demir’in teşviki ve zoruyla Lord of Rings’in üç kitabını İngilizce olarak bitirebildim.. Oğlumun çok kısa zamanda bitirdiği bu kitapları benim okumam altı aydan fazla bir zaman aldı ama inat ettim. Fakat bir daha bu tarz (fantezi) okumam herhalde :)…

ök/fa nisan 2015

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.