PAYLAŞ

Geçenlerde (Mayıs 2015) Darüşşafaka Salih Zeki Matematik Projeleri Yarışması ödül törenindeki konuşmasını kah  gülerek, kah anlatım rahatlık ve zekasına hayranlıkla izlerken Sinan’ı kaç yıldır görmediğimi düşündüm. Daçka’ya bizimle 1966’da başlamış ama aşağıda  anlattığı gibi Hazırlık II’yi atlayacak kadar çalışkan ve zeki olduğu için aramızdan ayrılmıştı. Biz niye atlayamadık diye düşündük/kıskandık mı hatırlamıyorum ama bir üst sınıftaki birisine “abi” dememek keyifliydi herhalde 🙂

Sinan şimdi Bilkent Matematik Bölümünde Profesör. Ama yine espri dolu zeka ve iletişimiyle 1960’ların çocuğu sanki. Ekşi Sözlük’te öğrencilerinin notlarına bakılırsa bu yönüyle de çok seviliyor, dersleri keyifle izleniyor. Birbirinden ilginç anektodlarla bezenmiş Daçka-spor-matematik eksenindeki hayat hikayesi bir çırpıda okunacak lezzette…

Doğumumu an be an anlatabilirim

Ankara’da 1954 yılında, o dönem doğan her Ankara’lı gibi, daha sonra başhekimi Zekai Tahir Burak’ın adını alacak olan ama o sıralar sadece Doğumevi diye anılan hastanede doğmuşum. Belediye otobüsüyle her önünden geçişimizde annem doğum günü yaşadıklarını tekrar tekrar  anlattığı için o gün olanları saat be saat bilirim.  Bunları bir başka zaman anlatırım.

Annemler Bulgaristan’ın Rusçuk şehrinden gelmişler. Baba tarafım İzmirli. Ben dört yaşımdayken annemle babam ayrıldı. Annemle beraber ananem ve dedemin yanına taşındık. Tüm çocukluğum Ankara’nın Mamak semtinde geçti. Mamak anılarım da ayrı bir konudur, onu da sonra anlatırım.

Olacak iş değil : Top sahibi kaleci olmak istiyor !

Evimizin bitişiğinde Yahya Kemal İlkokulu vardı. Okulun bahçesinde futbol oynardık. Mahallede futbol topu olan tek kişi ben olduğum için takımları ben seçerdim. Herkes forvet oynamak isterken ben kaleci olmak isterdim. Hem topu getiriyordum hem de kaleci oluyordum. Arkadaşlarım pek memnun olurlardı. Okulun camlarını çok kırdık. Top benim olduğu için okul görevlileri doğrudan dedeme giderlermiş, o da hiç itiraz etmeden cam parasını ödermiş. Dedem bunu bana hiç yansıtmadı. Ben çok sonra okuldaki görevlilerden öğrendim.

İstanbul’da Darüşşafaka adında bir okul varmış. Umurumda değil. Yatılı bir okulmuş. Meraklısı gitsin. Sınavla öğrenci alıyorlarmış. Haspalar! Bu sınava Muhittin de katılacakmış. Bir dakika, okulun adı neydi demiştiniz?

Daçka’ya giriş kız yüzünden

Darüşşafaka’ya girişim bir nevi kız meselesindendir.

İlkokuldan mezun olduğumuzun ilk haftalarıydı. Bahçede kendi kendime oynuyordum. Mamak’ta yeni bir orta okul açılmıştı. Belli ki Eylül’de oraya gidecektim. Bir ara ananem çağırdı, gittim. Komşumuz Zeynep Hanım teyze söylemiş, İstanbul’da Darüşşafaka adında bir okul varmış. Umurumda değil. Yatılı bir okulmuş. Meraklısı gitsin. Sınavla öğrenci alıyorlarmış. Haspalar! Bu sınava Muhittin de katılacakmış. Bir dakika, okulun adı neydi demiştiniz?

Muhittin’in babası annemle aynı bankada çalışırdı ve adam oğlunu övüp parlatmakta usta idi. Annem de her seferinde adamın dolduruşuna gelir, akşam bana “sen aptal çıktın bak Muhittin’in ne marifetleri var” diye anlatırdı. Ben bunlara aldırmazdım çünkü ilkokulun son yılında okulun en güzel kızı için kısa bir mücadele vermiştik ve ben kazanmıştım. Tüm yıl boyunca O’nu elimden almak için uğraşmıştı ama becerememişti. Bunu beceremedikten sonra diğer marifetlerinin bence bir önemi yoktu – bu aşk macerası diye sattığım hikayenin kahramanları henüz 12 yaşındalar, okura hatırlatırım! 🙂

Ama bu yatılı okul sınavına girmek, başarılı olmak. O yaşta bile bunun kızlar konusunda bir önemi olacağını hemen kavramıştım.

O sınava mutlaka girmeliydim ve hatta Muhittin’den daha iyi bir puan almalıydım. Kazanırsam İstanbul’a gideceğimi ve O’nu bir daha göremeyeceğimi hesaplayamamıştım. Alfa erkek hormonum tavan yapmış beni yönetiyordu.

Sınava girme kararı aldığımda hafta ortasıydı ve sınav başvuruları cumartesi öğlen sona eriyordu. Evet, cumartesileri mesai olduğu yıllardı bunlar.

Derhal otobüse atlayıp annemin işyerine gittim. Annem bana “ama birbirimizi özleriz” demiş, ben de “önce istikbal” demişim. Hatırlamıyorum. Artık hormon nasıl teptiyse beni.

Şanslıydım

Normal şartlarda Darüşşafaka’ya yazılamazdım ama dediğim gibi mucizeler oluyor.

Birkaç gün içinde yetişmesi mümkün olmayan başvuru evrakları mucize olarak hazırlandı ve cumartesi sabahı annem başvurumu teslim etmek için gitti. Evrakları teslim edeceği yere vardığında çok uzun bir kuyruğun sonuna girmiş. Yetkililer sürekli olarak boşuna beklemeyin öğlene kadar size sıra gelmez diyormuş.  Annem hiç umut olmadığını gördüğü halde benim hesap sormamdan korktuğu için kayıtlar kapanana kadar orada boş boş beklemeye karar vermiş.

Mucizeler bir kere olmaya başlayınca arkası geliyor. Yetkililer annemin yanına gelip, sizin dosyanızı alacağız demişler. Annemin önünde olup da itiraz edenlere de o sırada içeriden çıkan bir adamı göstermişler, bunun yerine alıyoruz demişler. Çünkü adam kızı için başvurmaya gelmiş. O zamanlar Darüşşafaka sadece erkek öğrenci alıyordu.  Ve yetkililerin böyle kişisel bir tercih kullanmaları sonunda hiç sıra gelmeyecek bir kuyruktan öne alınıp annem benim sınav kaydımı yaptırmış.

Aslında olayın tamamının bir başka mucize sonucu olduğunu da yıllar sonra öğrendim. Darüşşafaka lisesi sadece birkaç yıl yetim olmayan öğrenci de kabul etmiş ve ben de bu ara dönemlerden birine rast gelmişim. Annem babam ayrılmışlardı, ben babasız büyüyordum ama babam bir başka yerde hayattaydı. Normal şartlarda Darüşşafaka’ya yazılamazdım ama dediğim gibi mucizeler oluyor.

Giriş sınavına girdiğimiz okulun bahçesinde sınavdan sonra diğer çocuklarla beraber sınavda verdiğimiz cevapları karşılaştırdık. Özellikle Muhittin’le. Hepsinin verdiği cevaplar yanlıştı ama annem Muhittin’e inandığı için benim oğlan aptal çıktı deyip yine çok üzülmüştü. Üstelik Muhittin’in babası oğluna torpil yaptırıp okula aldıracağını söyleyince ben de bu kız meselesini kaybetmek  üzere olduğumu düşünmeye başlamıştım.

Yıllar sonra O’na rastladım

Sınavı Ankara birincisi olarak kazandım. Muhittin listede yoktu. Hali vakti yerinde olanlar ayıklandıktan sonra okula İstanbul’dakilerin ardından dördüncü olarak girdim. Yıllar sonra yine dördüncü olarak mezun oldum. Bana uğurlu sayımın kaç olduğunu sormayın.

O’na ne mi oldu? Yıllar sonra ben ODTÜ matematik bölümünde öğrenciyken onun da Hacettepe matematik bölümünde öğrenci olduğunu duydum. Bir gün Sıhhiye tren istasyonunda Mamak banliyösü beklerken  O’nu uzaktan gördüm, tanıdım. İlkokuldan beri O’na ilk kez  rastlıyordum. Hayallerin  fantastik dünyasını gerçeklerle sulandırma kabalığı aklımdan bir an dahi geçmedi.

Çat çut dayak

Diğer şaştığım şey ise okul yöneticilerinin ve hocaların öğrenciye kesinlikle vurmaması ama buna karşın abilerin sabah akşam çat çut tokat atmasıydı.

Yatılı okul nasıl bir yerdir hiç bilmiyordum. Her şey benim için gözü kapalı girilmiş bir maceraydı.

İlk şaştığım şey ise daha ilk günden sınıf arkadaşlarımla çok doğal  ve çok sıkı bir arkadaşlığın içine girmemizdi. Yatılı okul kardeşliğinin nasıl bir şey olduğundan henüz habersizdik.

Diğer şaştığım şey ise okul yöneticilerinin ve hocaların öğrenciye kesinlikle vurmaması ama buna karşın abilerin sabah akşam çat çut tokat atmasıydı. En çok da bizden bir yıl büyükler hevesliydi bu dayak atma işine. Yıl ortasında arkadaşlarla toplanıp bu dayak atma âdetinin “beni dövdüler, ben de seni döveceğim” duygusundan kaynaklandığını konuştuk. Eğer biz önümüzdeki yıl yeni gelenleri dövmez, yani yediğimiz dayağın borcunu ödeyeceğiz diye bir tutum içine girmezsek zamanla okulda bu dayak âdetinin kalkacağını düşündük. Aramızda onca dayak yiyenler olmasına rağmen bu karara itiraz eden olmadı. Ve biz bu kararı uyguladık.

Tabii bizden büyük olanlar yine küçükleri ve bizi çat çut dövmeye devam ettiler. Fakat bizden habersiz kendi aralarında aynı kararı alan küçük sınıfların da katkısı ve idarenin desteklemesiyle biz son sınıflara geldiğimizde okulda dayak âdeti kesinlikle bitmişti.

Abiliğin getirdiği gücün zulüm olarak değil şefkat olarak tecelli etmesi gerektiği fikrinin zamanı gelmişti ve bizim dönemdeki sınıflar bu fikri bir birimizden habersiz keşfedip uygulamıştık.

Konyalı kalitesinde yemekler

Abilik kurumunun etkisi sadece dayakla bitmiyordu. Yemekhanede abiler güzel yemekleri kendileri yiyorlar ve bize zorla, bazen de döverek, kötü yemekleri yediriyorlardı. İlk yıl her gün aç kaldığımızı hatırlıyorum. Küçük sınıfların ısrarı ve yine idarenin kararlı tavrıyla kısa süre sonra yemek masalarında karışık oturma yerine aynı yaş gruplarının beraber oturması kuralı getirildi de bu sorundan da kısa zamanda kurtulduk.

Özellikle okulda geçirdiğim son iki yılda yemekler muhteşemdi. Yeni bir bina ve altına da yeni bir yemekhane yapılmıştı. Mutfağı kuran firma o yaz aşçılarımızı eğitmişti. Yemek listemizin ise o sıralar İstanbul’un en gözde lokantası olan Konyalı ile aynı olduğu söylenirdi. Bunun doğru olup olmadığını deneyecek paramız yoktu ama yemeklerin lezzetine bakıp Konyalı’da bundan iyisi olacak değil ya derdik.

Yatılı okul = özgürlük

Bizler yatılı okul için yaratılmıştık ve Darüşşafaka da rüya gibi bir yatılı okuldu.

Şimdi gelelim yatılı okul hayatımıza.

Yıllar sonra bir İngiliz kanalında bir yatılı okul belgeseli izliyordum. Bizim Daçka’ya girdiğimiz yaşlardaki bir çocuğa yatılı okulda tutunmak, hayatta kalmak ve hatta başarılı  olmak  için ne yapmak  gerekir diye soruyorlardı. O da biraz anlattı. Sonra durdu. Uzun sözün kısası ya yatılı okul için yaratılmışsınızdır ya da değil dedi.

Bizler yatılı okul için yaratılmıştık ve Darüşşafaka da rüya gibi bir yatılı okuldu.

Okulun ilk haftaları içinde birkaç arkadaş yatılı okul hayatı bana göre değil deyip ayrıldı. Daha sonraki yıllarda da yatılı okul hayatından bıkıp ayrılmak isteyenler oldu. Ama ilk yıl içinde “ben gidiyorum” deyip gitmek kolaydır. Zaten daha sizin hasretinize alışmamış ev ahalisi de sizi sevinçle karşılayacaklardır. Ama ileriki yıllarda ayrılmak bir düzeni bozmak gibi algılanacağı için ben gidiyorum demekle olmaz.

Bunun yolu yordamı vardır.

Önce derslerde çok dikkatli olup hocanın nerelerden not kırdığını öğrenmeniz gerekir. Ve sistematik olarak bütün derslerden, sanki gayret ediyor da başaramıyor gibi bir hava vererek kötü notlar almanız gerekir. Bunu yaparken kuşku uyandırmanız planlarınızı alt üst edeceği için derslere çok iyi çalışıp sınavlarda yanlışlıkla puan getirecek şeylerden uzak durmayı bilmeniz gerekir. Darüşşafaka’da sınıfta kalanı ‘atarlar’. Siz de bu kuralı kullanıp sene sonunda amacınıza ulaşırsınız. Hem tüm yıl boyunca gelen kötü sınav sonuçları evdekileri de hazırladığı için ertesi yıl yeni bir okula gideceğiniz haberi onları şoka sokmaz.

Bu yöntemle ayrılan epey kişi tanıdım.

Peki ben niye ayrılmadım?

Evin tek çocuğu ve üstelik torun olduğum için yıllar sonra bile ben dönüyorum desem beni sevinçle geri alırlardı. Mali durumumuz da benim yemek masasına eklenmemle etkilenecek düzeyde değildi. Yani okulda kalmam için üzerimde maddi ve manevi bir baskı yoktu.

Geceleri ağladım ve okulda kaldım.

Beni yatılı okula çeken duyguyu kelimelere dökmem çok yıllar sonra Vancouver’de doktora yaparken yine Daçka’daki o insanı içerden sızlatan yalnızlık duygusunun nüksettiğini görünce gerçekleşti. Vancouver’den de dönüp doktoramı Türkiye’de sürdürmemi engelleyecek maddi ya da manevi bir engel yoktu. Hatta bir yıla yakın süre TÜBİTAK yetkilileri bursumu göndermeyi beceremediği için arkadaşlarımın verdiği borçlarla yaşarken bile ben döneyim bu çekilir mi demedim. Beni burada tutan şey nedir diye düşündüm. O şey her neyse Daçka’da beni tutan da oydu.

Yavaş yavaş idrak ettim ki beni yatılı okulda da Vancouver’de de tutan şey “özgürlük”  duygusuydu.

Bir İspanyol atasözü “Hayattan her istediğini alabilirsin ama ücretini ödemek şartıyla” der. Özellikle Daçka’da idarecilerin bize birer çocuk gibi değil birer birey gibi davranmaları, o güne kadar içimde pusuda yatan o özgürlük tutkusunu uyandırmıştı. Her istediğimi yapabilir, tüm kararlarımı kendim alabilir, başkalarının ne tepki göstereceğine hiç aldırmadan da yaşayabilirdim. Elbet bunların bir ücreti vardı ama o ücreti de ben ödeyeceğim için kimseye hesap vermek zorunda değildim. Beni Darüşşafaka’da tutan, adını ancak yıllar sonra koyduğum, işte  bu ruh haliydi.

Yatılı okulda özgürlüğü tatmıştım, farkında değildim. Artık kan kokusu almış bir vahşi hayvan kararlılığıyla hayatımın sonuna kadar bu özgürlüğü kovalayacaktım.

Darüşşafaka’nın kişiliğime en büyük katkısı budur. Elbette Darüşşafaka’nın hayatımdaki yeri bundan çok daha büyüktür.

1 ve 0

Darüşşafaka benim hayatımdaki 0’ların solundaki o 1 sayısıdır.

Darüşşafaka’dan asıl ne aldığımızı ellili yaşlara geldiğimizde, biraz da Adnan Dovan’ın yardımıyla keşfettim. O yaşlarda insan artık kazanılacak tüm büyük savaşlarını kazanmış, bu arada tüm yenilgileri tatmış, ama hedeflediği tüm zaferleri elde etmiş oluyor. İnsan, artık geldiği konumun ivmesiyle, bundan sonraki hayatının  kolay geçeceğini görüyor. Rahatlıyor biraz ve ben bunu hak ettim diyor. Zekam, bilgim, çalışma azmim, sabır ve sebatla sorunların üstüne gidebilme yeteneğim ve alnımın teriyle hak ettim bunların hepsini diyor.

Ama yeterince geri dönüp hayatıma baktığımda görüyorum ki eğer Darüşşafaka’ya girememiş olsaydım bugün burada olmayacaktım. O pek övündüğüm zekam, yeteneklerim vesairem ancak Darüşşafaka’nın kazandırdığı eğitimle ve verdiği imkanlarla işlevini kazandı. Yıllar önce o gün Zeynep Hanım Teyze gelip ananeme Darüşşafaka’dan söz etmese bugün yaşadıklarım hayalim bile olamazdı.

Hani hep anlatılır ya insan doğunca defterine 1 yazılır. Sonra her başarısında o 1’in sağına 0 eklenir ve insanın puanı yükselir de yükselir. Ama bir gün insan sağlığını kaybedince o 1 silinir ve kazanılan puanların hiç bir değeri kalmaz. İşte Darüşşafaka benim hayatımdaki 0’ların solundaki o 1 sayısıdır.

sinan-sertoz-02
Darüşşafaka deyince biz eskilerin gözünün önüne gelen resim budur.  Özellikle Cumartesi öğleden sonra evci arkadaşlar evlerine gidip okul boşalınca, ve biz daimiler de Fatih’te bir tur atıp okula döndüğümüzde kapıda bizi karşılayan manzara bu olurdu.

Ahmet Rasim Abinin Geceler‘i

Yatılı okul ve geceleri gizli gizli ağlamalar.  Hüznün  yalnızlığa katık edilip pike altında yastıklara dökülen yaşlar.

Bir yatılı okul hayatının lezzeti ancak bu kadar anlatılabilir.

O yatakhane gecelerinde uykuya dalmadan önce kainata sığmaz büyük hayaller kurulur. Sonra uyku bastırdıkça bu koca alemde ne kadar yalnız, bu hayaller karşısında ne kadar küçük olduğunuzu görürsünüz. Çaresizlik, kızgınlık, hırs ve illa hüzün ve yalnızlık. Geceler yumuşak karanlığındaki rüyaya sizi sarmadan önce yorgan altında kopan fırtınalar.

Bunu en güzel Ahmet Rasim abi Gecelerim adlı öyküsünde anlatır. Bu öyküyü baştan sona ağlamadan okuyabildiğim olmadı hiç.

Okul yıllarında bu öyküyü okurken Ahmet Rasim abi annesinin ilk ziyaretini anlatmaya başladığı yerde ağlamaya başlardım. Acaba bu öyküyü ağlamadan başından sonuna okuyabildiğim bir gün gelecek mi diye de merak ederdim. Belki mezun olduktan sonra ağlamadan, hatta bir zamanlar ağlamış olduğuma şaşarak okurum derdim.

Oysa mezun olduktan sonra her okuyuşumda yine annenin ziyarete geldiği yerde ağlamaya başladığımı ama daha önce ağlamadığım yerlerde de ağlamaya devam ettiğimi gördüm. Ahmet Rasim abi mezun olup eve geldiği ilk gece uyandığında annesinin odasında bir ışık sızdığını görüp merak ettiğini, gidip baktığında annesinin şükür duaları ettiğini, namaz kıldığını gördüğünü anlatır. Okul bitmeden bu satırların yakıcılığını elbette anlayamamıştım.

Daha sonra başka Daçka mezunlarının da, bu öyküyü ağlamadan sonuna kadar okuyabilecek miyim diye meraklandıklarını duydum. Ahmet Rasim Abi ve Gecelerim. Bir yatılı okul hayatının lezzeti ancak bu kadar anlatılabilir.

sinan-sertoz-03
Eskiden pilav günlerinde eski mezunlar rahatça okulu gezsinler diye o gün biz daimileri pikniğe götürürlerdi. Bu resim 1967 pilav gününde piknik dönüşü Taksimde çekildi.  Oturanlar, soldan sağa Recep Altaylı (o zaman Hazırlık II öğrencisi), onun hemen omuzu hizasında Hazırlık I sınıf arkadaşım Öktem Kalaycıoğlu ve Recep’in yanında ben. Benim yanımda yine sınıf arkadaşım Serdar Saatçioğlu ve onun yanında  ‘Konyalı’ (Ermenekli)  Nuri Güzveli, Hikmet Enkür, Sungur Ağagil, Sungur’un hemen sırtında “we all live in the gutter but some of us look at the stars” -Oscar Wilde- bakışı ile Yusuf Eradam, Sungur’un  yanında Hasan Arda, bir sonraki Ercüment Gündoğdu. Ayakta en karizma rolde ise efsanevi Müdür Muavinimiz Ayhan Kurtoğlu.

 

Tekir kaçınca

Kediyi yakalayıp çantama soktum, sınıfa girdim.

İki sene hazırlık sınıfı vardı. İki yıl biteviye İngilizce öğrenilirdi ama ilk yılın sonunda bazı öğrenciler, ikinci yıl İngilizce öğrenmelerine ihtiyaçları kalmadı diye düşünülüp doğrudan Orta I sınıfına geçirilirdi. Buna sınıf atlamak derdik. Ben hazırlık I’deyken de sınıf atlamaya aday dört, beş arkadaş vardık sınıfta.

Sene sonuna doğru biraz şamata olsun biraz da kendimizi gösterelim diye İngilizce bir gösteri planladık. Ben de kendime bir monolog yazmıştım. O sıralar okulun maskotu olarak ortalarda dolaşan sevimli bir tekir kedi vardı. Monologumun baş oyuncusu oydu.

Kediyi yakalayıp çantama soktum, sınıfa girdim. Çantayı, kilidini çaktırmadan açıp tahtanın önüne koydum. Sınıfa yüzümü dönüp, davetli çilekeş İngilizce hocalarımızın da aralarında bulunduğu topluluğa monologumu okumaya başladım. Artık nasıl bir İngilizceydi o bilmiyorum! Konu, yolda bir kedi bulduğum, onu eve götüreceğim ve ona çok iyi bakacağımla ilgiliydi. Daha fazla derine inecek kelime hazinem yoktu zaten. O sırada kedi, kendisine daha önce tembihlediğim gibi çantadan çıkıp sınıftan kaçmakla görevliydi. Monolog sırasında kedinin bu rolünü başarıyla yerine getirdiğini seyircilerin telaşından anladım. Sonra dönüp çantayı aldım. Eyvah kedi kaçmış, ben de onu aramak üzere koşarak sınıftan çıktım. Oh şükür bitti alkışları ve biraz da kibarlıktan kaynaklanan tezahüratlar altında sınıfa dönüp selam verdim.

Lakin bizim Tekir’i koyduysan bul!

Okulun maskotu olduğu için herkes kedinin kaybından haberdar. Herkes bana hesap soruyor. Sen bu kediyi eve götürdün, getir diyorlar. Ama ben daimiyim, ancak bayramlarda eve gidiyorum. Yok kimse anlamıyor. Sen kediyi çantana soktun mu? Evet ama. Aması yok,  getir.

Bu böyle bir ay kadar sürdü. Unuturlar dedim, unutmadılar. Abiler artık dayak tehdidini bırakmışlar, oğlum getir kediyi bak bir şey yapmayacağız demeye başlamışlardı. Derken bizim Tekir peşinde dört beş yavrusuyla arz-ı endam etti. Meğer gidip bir yerlerde doğurmuş. Çocuklar ayaklanınca da bu yetimleri beslese beslese Darüşşafaka besler diye düşünmüş, almış onları Yuva’ya getirmiş.

Avam sınıftan Lord’lara geçiş

O sene bir tek ben sınıf atladım. Orta I iki şube idi. Ben, annemin aptallığım konusundaki şüphelerini haklı çıkarırcasına, hangi şubeye verildiğimi yanlış anlayıp A şubesine gittim. Oradaki arkadaşlarla hemen kaynaştım. Sanki aşağıdan gelen biri değil de okula beraber gelmişiz gibi oldu birdenbire.

O sıralar aramızda konuştuğumuz konu da idarenin neye göre bizi A ve B olarak ayırdığı konusuydu. En çok taraftar bulan tahmin bizlerin Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası olarak ikiye ayrılmış olmamızdı. Bizler A şubesinde Avam Kamarası’ydık. Çocukluğu Mamak gibi bıçkın bir yerde geçen ben kendimi tam da ait olduğum yerde hissediyordum.

Okulun ilk günlerindeki kargaşa yatışınca idareciler benim yanlış şubeye gittiğimi farkettiler. Bir gün apar topar kendimi B şubesinde buldum. Lordlar arasında bir Avam. Üstelik tam da sınıf atlayıp gelen çocuktan kurtulmuş olma duygusuna alışmışlarken.

İlk günler biraz gergin geçti.

Hâlâ onlardan biraz çekinirim!

İngilizce derdim oldu

Böyle bir dram ve böyle bir aşk hikayesinin olgunlaştırdığı sakin, önyargısız ve sevecen bir hanımdı karşımdaki.

sinan-sertoz-04
İngilizce öğrenmeye başlayınca, biraz da yabancı hocaların teşvikiyle İngiltere’den mektuplaşacak arkadaşlar bulduk. Hepimiz okulun bahçesinde birer “yakışıklı” resim çektirip kızlara gönderdik. Bu da benim mektup resmim. Yıl muhtemelen  1968 ve ben orta II’deyim.

Orta I’e atladım ama tüm ders çalışma hevesim de bitti. Mutlaka nedenleri vardı ama nasıl ki elinize bir cam battığında neden canınızın yandığını bilmenizin çektiğiniz acıya bir yararı olmuyorsa, benim de neden tüm motivasyonumu yitirdiğimi bilmem yaşadığım sıkıntıya bir çare olmuyordu. İngilizce dışındaki dersler biraz zeka kıvraklığı biraz da profesyonel öğrencilik teknikleriyle çok rahat idare ediliyordu  – yıllar sonra, doktora mezuniyeti için son yaz içinde  almam gereken bir Almanca  dersinden, hiç Almanca öğrenmeden, gereken notu da böyle almıştım!. Fakat İngilizce dersinde bu yan gel yat, notunu al geç taktiğini bir türlü tutturamıyordum. Oysa benim çalışmaya hiç niyetim yoktu. Sınavlarda aldığım notları karneye verseler okuldan atılacağım. Her karne döneminde geçme notundan bir eksiğini verip beni motive etmeye çalışıyor hocalar ama bende tık yok. En sonunda geçer not verip beni İngilizce’den geçirdiler.

O yaz anneme bunları anlatmadım. Sadece, yazın biraz İngilizce çalışmam gerektiğini söyledim. Ses etmedi ama bir kurtarma operasyonu içinde olduğumu anladı.

Okulda her gün üç etüd saati olurdu. Sabah kahvaltıdan sonra 45 dakika, akşam yemekten önce 1.5 saat ve yemekten sonra 1 saat. Bu saatlerde etüt salonunda olmak, ses çıkarmamak ve hatta çalışmak mecburi idi. Her masada bir İngilizce Oxford sözlük olurdu. Ödevler bu sözlük kullanılarak yapılacak şekilde verilirdi. Masada bu sözlüğü kullanmak için sıraya girerdik.

Kendi Oxford sözlüğüne sahip olmak hem yararlı hem de büyük prestij nedeniydi. Bunda sözlüğün fiyatının bizim için ulaşılamaz olmasının da rolü vardı elbette.

Ve o yaz anneme bu sözlüğü istediğimi söyledim. Sözlüğün fiyatı ne kadar yüksekmiş o zamana göre ki annem bana parayı verip git al diyecek yerde benimle Tarhan Kitabevine geldi. O zamanlar Tarhan Kitabevi Ankara’ya yabancı  yayın getiren birkaç yerden biriydi ve en pahalısıydı. Tezgahtar abinin bu sözlüğe gerek yok, bunu ancak profesyoneller kullanıyor demesine rağmen Annem okulda bunu kullanıyorlarmış deyip sözlüğü aldı.

Kendimi önemli hissettim. Sanki içimde beni tutan bir zincir kırılmış gibiydi. Hayata bakıp neden olmasın diyebildiğim bir andı o.

O yaz ikinci hamlem de annemden bana özel İngilizce dersi veren bir hoca bulmasını istemek oldu.  Bana bulunan İngilizce öğretmeni o sıralar Ankara’da yeni kurulan ve kimsenin yerini bilmediği kooperatif sitelerinden birindeydi. Hatta adresi bulup gitmem ayrı bir macera olmuştu

Bana İngilizce dersi veren hanım tekerlekli sandalyede yaşayan bir ev hanımıydı. Tam evleneceği günün öncesi akşamında hastalanıp hastaneye kaldırılmış. Teşhis çocuk felci. Artık yürüyemeyecek. Nişanlısı ben onunla bacakları için evlenmiyordum zaten demiş ve evlenmişler, çoluk çocuğa karışmışlar. Böyle bir dram ve böyle bir aşk hikayesinin olgunlaştırdığı sakin, önyargısız ve sevecen bir hanımdı karşımdaki. Yılların tecrübesiyle olsa gerek, tekerlekli sandalyede bir yerden bir yere gidişi sessiz ve hissedilmez bir rahatlıktaydı. Sanki görünmez melekler onun sandalyesini yere değdirmeden sürüyorlar gibiydi.

Hâlâ kendim hocalık yaparken öğrencilerle iletişime girme sorunu yaşadığımda o hanımın benimle olan hoca-öğrenci ilişkisini hatırlayıp ip ucu bulmaya çalışırım.

Benim gibi, olması gereken yerden bir yıl geride kalmış bir öğrenciye bile belli etmeden motivasyon verebilen biriydi. Hiç özel ders hocasına ödev yapılır mı? Bu hanımın yaz dediği her kompozisyonu yazıp götürürdüm. Hatalarımı sessizce düzeltirken sadece doğru yaptığım yerleri ne kadar güzel yaptığımı anlatırdı. Önümde ne kadar uzun bir yol olduğunu değil, arkamda ne kadar uzun bir yol bırakıp geldiğimi gösterirdi bana.

Sanki artık Darüşşafaka’daki İngilizce dersine hazırdım.

İngilizce dersleri kaldığı yerden

Orta II’nin ilk haftaları. Yeni bir İngilizce hocamız var. Daha sonraki yıllarda sınıfça abla kardeş olacağımız genç bir İrlandalı kadın, Miss Cunningham. Henüz “politically correct” hareketi başlamadığı için kadınların adı önüne Miss veya Mrs. konurdu !

Miss Cunningham bizim İngilizce düzeyimizi tanımak için bize bir kompozisyon ödevi verdi. Ankara’daki İngilizce hocama yazar gibi yazdım. Ve notlar okunmaya başladı. İçimde bir korku. Alacağım bu notun ya yeniden tüm motivasyonumu yitirip yan gelip yatmama ve okuldan atılmama neden olacağını ya da, derken Miss Cunningham notumu okudu. On üzerinden 9. Tüm Orta I boyunca İngilizce’den on üzerinden 2’yi görememiş adam için bu yeni bir başlangıcın habercisiydi. O an okuldan mezun olacağımı anladım.

Yine yıllar sonra öğrencilerin kağıtlarını okuyup not verirken, hatalardan not kırmanın mı yoksa düzgün yerlere not vermenin mi daha iyi sonuç vereceği konusunda her kararsız kaldığımda Miss Cunningham’ın 9’unu hatırlarım.

Hayrettin Cete’siz İngilizce olmaz.

Hazırlık II’yi okumadan Orta I’e geçtiğime, verdiğini sandığım prestij açısından, sevinmiştim ama aslında Hz II’de Hayrettin Cete’in, nam-ı diğer ‘Sir’ün, verdiği İngilizce “structure” derslerini kaçırdığımdan dolayı için için üzülmüştüm. Sanki bunu telafi etmek için Sir orta II’de bize “structure” dersinin gelişmiş halini vermeye geldi.

Yaptırdığı çalışmalardan biri de, daha sonraki yıllarda “précis” adında aldığımız bir dersin hazırlığıydı. Derse bir metin getirir, bunu kısaltın derdi. Mükemmellik, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında oluşan durumdur atasözünü henüz bilmiyorduk ama Sir öğretiyordu. En eğlendiğimiz konu da bir ilaç kutusunun üzerine sığdırmak zorunda olduğumuz, ilacın hangi durumlarda ne şekilde ve ne kadar kullanılacağı talimatlarını yazma konusuydu. Sir, sonsuz zamanı ve yazacak sayfalar dolusu yeri varmış gibi uzatarak bize ilacı, etkilerini, nasıl kullanılırsa ne sonuçlar doğuracağını abarta abarta anlatırdı. Sınıf gülmekten krize girerdi. Hadi şimdi bunu kutunun üzerine sığdırın dediğinde derin bir sessizlik olur, tüm dikkatimizi verip kilit kelimeleri ve ifadeleri yazmaya çalışırdık.

Bu derste öğrendiklerim tüm hayatım boyunca işime yaradı. Böyle bir ders almamış olanların lafı uzatmaları da hep sabrımı zorlar!

Ve okula kızlar geliyor

Kızlar ilk geldiğinde büyük bir merakla onları görmeye gittiğimizi hatırlıyorum.

Darüşşafaka cemiyeti ilk kurulduğunda kız ve erkek öğrenciler için kurulmuş. Hatta binası bile, bir tarafında kızlar okusun diğer tarafında erkekler okusun diye simetrik yapılmış. Ama okula kızların alınması, okul müdürünün ve iki baş yardımcısının kadın olduğu bizim döneme kadar bekledi. Biz lise ikideyken okulun hazırlık bölümüne ilk kızlar alındı.

Ve okul hayatı tamamen değişti.

Kızlar ilk geldiğinde büyük bir merakla onları görmeye gittiğimizi hatırlıyorum. Neyi merak ediyorduk ve ne görmeyi umuyorduk bilmiyorum ama gördüğümüz  12 yaşında Daçka’ya gelen kendi çocukluğumuzdu.

Bundan sonra okulun günlük hayatı bambaşka oldu. Artık erkek erkeğe yapılan şakalar bitti. Hoyratlık, şehvetle edilen sevimli küfürler, maçlardaki tezahüratlar, hepsi bitti, değişti. Kızlardan, yani kendi çocukluğumuzdan çekindiğimiz için değil. Öylesine, kendi kendine.

Daha sonraki tecrübelerimle o günlere dönerek açıklamam gerekirse, okulun günlük yaşantısı normalize oldu. Daçka nihayet doğanın dengesini tutturuyordu ve biz farkında olmadan “adam” oluyorduk.

Okulun erkek erkeğe oyunlarından biri de hazırlık sınıflarıyla lise sınıflarının zaman zaman yaptığı “Japon kale” futbol maçları olurdu. Büyüklerin kaybetmeye tahammülü olmadığı için küçükler “futbolda şarj vardır” bahanesiyle epey itilip kakılırlardı. Kızlar geldikten sonra bu erkek erkeğe maçlarda itilip kakılanlar büyükler olmaya başladı. Abiler küçüklerin abisi olduklarının daha bir farkına varmaya başladılar. Hatta çoğu zaman bu maçları seyretmeye kız kardeşlerimizin hiç biri gelmezken bile.

Darüşşafa’kadaki spor hayatım

sinan-sertoz-05
Yıl muhtemelen 1972 veya 1973. Darüşşafaka için bir  tanıtım filmi çekiliyor. Filmin bir yerinde de okul basketbol takımı top çevirip basket atıyor. Arkadaşlar topu potaya atma rolünü bana verdiler. Bu resim beni o film çekimi sırasında rolümü başarıyla oynarken gösteriyor. Topu potaya “bırakıyorum”,  elimden geldiğince.

Darüşşafaka’ya ilk geldiğimde kaleci olmak istiyordum ama birinci sınıftaki beden hocası beni eledi. Öğrencilere tokat attığını gördüğüm tek hoca oydu. İçimizden iri yarı birini gözüne kestirip onu kaleci yaptı. Biz diğer meraklıların da hevesini kırdı. Ben de futbola olan ilgimi yitirdim.

Ertesi sene sınıfta basket takımına adam seçtiklerini duydum. Ben sınıf atlamıştım ve gecikmeli olarak B şubesine gelmiştim. Bu sınıfa yabancıydım. Aramızda bir gerginlik vardı. O yüzden takıma kim nasıl girer bilmediğim gibi soramadım da. Kendi kendime, olsa olsa basket öğrenmek isteyenler takıma girip öğreniyorlardır diye düşündüm. Diğer öğrenci kulüplerinde hep öyle oluyordu.

Sınıf basket takımına girmek istediğimi söyledim. Basket oynamasını biliyor musun dediler. Hayır bilmiyorum, öğrenmek istiyorum dedim.

Epey tuhaf karşıladılar ama ben bunu aramızdaki soğuk gerginliğe verdim. Ben  biraz da idarenin gözü üzerinde olan bir öğrenci olduğum için, benimle papaz olmamak için olsa gerek beni takıma yazdılar ve sonraki aylarda sabırla bana basket öğrettiler. Ertesi yıllarda gerçekten sınıf maçlarına takımla çıktım. Hatta son senelerde okul takımında yabancı sahalarda maça çıktığımı da hatırlıyorum.

Basket bizim sınıfta (artık aramızdaki buzlar erimiş, sınıf benim için bizim sınıf olmuştu) derslerden sonra  gelen ilk ve tek uğraştı. Sınıfta basket takımları oluşturur, Ömer Pesen’in başkanlığında Basket Federasyonu kurar,  aylar süren turnuvalar yapardık. Sabah erken kalkıp turnuva maçı oynadığımızı, Pazar sabahları eğlence olsun diye saatler süren, skoru yüzü geçen maçlar yaptığımızı hatırlarım.

Bunca tutkuyla bağlı olduğum, ve arkadaşlarımın hoşgörüsü ve sabrı sayesinde öğrendiğim basketbolu üniversiteye başlayınca bıraktım.

Ayhan Beyin zoruyla eskrim

Belki de abilerden dayak yemekten bıkmış, judoda birilerini hırpalayıp rahatlamak istiyordum

sinan-sertoz-06
Okul eskrim takımının yıllık için bir pozu. Yıl 1970 olabilir. Ayaktakiler sol baştan: Mennan Akgül, Müdür muavinimiz Ayhan Kurtoğlu, ben, beden eğitimi öğretmenimiz Murat Ersin, Mehmet Ali Etişkol. Oturanlar sol baştan: Önder Dikmen, adını hatırlayamadığım belletmen abi ve yine adını hatırlayamadığım bir kardeşimiz.

 

Bir gün okulda judo ve eskrim kulübü açılacağı haberi dolaştı. Yüzlerce kişi her ikisine de yazıldık. Bildiğimizden değil, tamamen meraktan. Ben özellikle judo istiyordum. Belki de abilerden dayak yemekten bıkmış, judoda birilerini hırpalayıp rahatlamak istiyordum. Derken antrenörler geldi ve seçim için eşofmanları giyip gittik.

Müdür yardımcımız Ayhan Bey’in aklındaki planlar benimkiyle bağdaşmıyormuş. Beni, judo dolu filan deyip kandırıp, eskrim seçmelerine soktu. Antrenör birkaç hareket yaptırıyor ve sonra beğenmediklerine siz gidin diyordu. Her seferinde ben gidecek çapulcular arasında oluyordum ama Ayhan Bey devreye girip benim için bu biraz daha kalsın diyordu. En son kalan on – on beş kişiye antrenör kollarınızı hamle yapar pozisyonda uzatın dedi. Nasıl yapılacağını gösterdi. Bunu beceremeyenlerle kolu yamuk olanlara siz gidin, kalanlar takıma seçildi dedi. Ayhan Bey yine benim için araya girdi, kolu yamuk ama bu kalsın dedi. Zaten  o saate kadar antrenör de mesajı almıştı. Eskrim takımına böyle girdim.

İstanbul’un Tenis Eskrim ve Dağcılık Kulübü vardı Taksim’de.  Antrenörümüz oradan gelen genç bir abiydi. Bizimle çok iyi arkadaş oldu. Haftada bir gelip bizi çalıştırıyordu. Kolumun yamukluğunu zaman zaman espri konusu yapsa da mizaha sevgi katıp benim de gülmemi sağlayacak bir dozu her zaman tuttururdu.

Kimse katılmayınca şampiyon olduk

Bir gün İstanbul eskrim şampiyonası var dediler. Biz hazır mıydık? Antrenörün bir bildiği varmış ki hazırız dedi. O gece bizim takım altı kişi Tenis Eskrim Dağcılık Kulübüne gittik. Bizim elbette müsabaka silahımız yoktu. Antrenman silahlarıyla da maç yapılamıyordu çünkü puanlama için elektronik cihazlar kullanılıyordu.

Biz şaşkın şakın etrafa bakarken, önce bizim okuldan başka bir okulun turnuvaya katılmadığını dolayısıyla İstanbul şampiyonunun kesinlikle bizim okuldan çıkacağını öğrendik.

Daha sonra da bizi hiç tanımayan kulüp üyelerinin, müsabaka silahımız olmadığını duyunca, hiç çekinmeden kendi silahlarını bize ödünç verdiklerini gördük. Hatta müsabakalar bittikten sonra biz gidip silahları sahiplerine teslim edip teşekkür ettiğimizde sıcak bir gülümsemeyle bir şey değil demelerini ve silahlar eğilmiş mi bükülmüş mü diye kontrol dahi etmeden alıp dolaplarına koyuşlarındaki asalet ve cömertliği bir hayat dersi olarak aklıma kazıdığımı hatırlıyorum. Bir gün benim de bir şeylerim olursa kimseden sakınmayayım diye karar aldığımı da.

Aramızda yaptığımız maçlardan ben İstanbul şampiyonu olarak çıktım. Kısa bir süre sonra da Türkiye şampiyonasında İstanbul’u temsil edecek takımlara katılarak Kocaeli’ne gittik.

Biz parasız yatılı okul öğrencisi olduğumuz için bizim takımı Kocaeli’nde bir parasız yatılı okul misafir etti.  Darüşşafaka’nın değerini anladığımız sayısız anlardan biri de o okulda geçirdiğimiz birkaç geceydi. Darüşşafaka o okul yanında Hilton oteli gibiydi. Okulun öğrencileriyle çok sıkı kanka olduk elbette. Bugün onlar da çok güzel işler yapıyorlardır hayatta ama biz onların çektiği sıkıntının onda birini dahi çekmedik Darüşşafaka’da.

Oynaya oynaya öğrendim

Skoda’lardan birinin geldiğini görünce el eder, koşar binerdik

Kocaeli’ndeki müsabakalarda bizim yaş grubumuzun  antrenörü yoktu. İstanbul’un büyük yaş  takımlarını çalıştıran antrenörler vardı. Onlar da biz küçüklerle doğal olarak ilgilenmiyorlardı. Oysa ben ilk maçıma çıktığımda rakibimin antrenörü yanındaydı. Maçtan sonra bizim takımın yanına dönünce büyüklerin antrenörlerinden biri bana üzülme, ben buradan baktım, sen ondan iyi oynuyorsun dedi. Zaten ben aldım maçı deyince benle ilgilenmeye başladılar. Eskrime iki üç ay önce başlamış ve İstanbul şampiyonasında sadece kendisi gibi eskrim bilmeyen altı kişi arasından şampiyon olmuş biri olarak elbette benden bekledikleri sadece maçlara çıkıp tecrübe kazanmamdı. Ama ilk maçı alınca hocalar beni desteklemeye ve taktik vermeye başladılar. Almam söz konusu olmayan birkaç maçı bu sayede aldım. Kaybettiklerimi de bir sayı farkla kaybettim.

Ve son maçıma çıkacaktım. Eğer o maçı alırsam Türkiye dördüncüsü olacaktım ama karşımdaki de o maçı alırsa Türkiye şampiyonu olacaktı. Bir de şans meleğinin muzipliği sonunda oluşmuş bir averaj vardı ki eğer ben o maçı alırsam Koacelili bir çocuk Türkiye şampiyonu olacaktı.

Tüm salonun ‘Sinan, Sinan!’ diye bağırması, etraftaki görevlilerin güler yüzlü teşvikleri, antrenörlerimin taktikleri. İnsan ister istemez gaza geliyor,  galiba ben bu maçı alabilirim demeye başlıyor. O maçı aldım. Bu bir mucizeydi ve oldu.

Bu tabii ki eskrime bağlanmamı sağladı. Hatta bir ara Kemal Engin’le beraber, okuldaki antrenmanlara ek olarak,  hafta sonları Çamlıca tepelerindeki bir eskrim salonuna antrenmana gitmeye başlamıştık.

Galiba o sıralar eskrimde Fransız ve İtalyan stilleri olmak üzere iki stil vardı. Taksim’deki kulüp Fransız ekolünü destekliyordu. Bu gittiğimiz salonun sahibi de ısrarla İtalyan stiliyle oynayan ve başarılı da olan bir eskrimciymiş. Zaman içinde Taksim’deki kulüple anlaşmazlığa düşmüş. Sen çok iyi bir eskrimcisin ama uyuşamıyoruz, neden ayrılıp kendi kulübünü kurmuyorsun demişler.  O da Çamlıca sırtlarındaki bu kulübü kurmuş. Bizimle müsabakalarda tanışmıştı ve büyük bir centilmenlikle, istediğimiz zaman gelip onun kulübünde çalışabileceğimizi söylemişti. İşte Cumartesi günleri Kemal’le gittiğimiz kulüp buydu.

skodaotobus
1960’ların Skoda İETT otobüslerinden biri Üsküdar’da

Kemal’le Cumartesileri öğlen yemeğinden hemen sonra otobüsle Eminönü’ne gider, oradan karşıya geçerdik. Çamlıca Kısıklı hattında eski Skoda otobüsler çalışırdı. Kemal’le bu otobüslere bayılırdık. Hatta hafta sonu ve tatillerde İstanbul’da dolaşırken bu Skoda’lardan birinin geldiğini görünce el eder, koşar binerdik. Nereye gidiyorsa oraya kadar giderdik. Bu eskrim maceramızın hoş taraflarından biri de her hafta bu otobüslere binebiliyor olmamızdı.

Çamlıca’daki kulüpte daha çok kültür fizik yapardık. Biraz eskrim çalıştıktan sonra biz duş yapıp ayrılırdık. Duş derken de odun ateşiyle ısınan şofbenlerin yanında sudan şişmiş tahta taburelere oturup, akmakla akmamak arasındaki kararlarını oraya gittiğimiz aylar boyunca bir kez olsun verememiş duşlarda terimizi akıtmak anlaşılmalı. Akşam yine Skoda otobüse binip dönüş yolunu tuttuğumuzda Kemal’le teyp oyunu oynardık. Biz hiç konuşmaz, etrafta konuşulanları dinler, okula gelince aynen arkadaşlara aktarırdık.

Darüşşafaka’dan sonra eskrim oynayacak imkanım olmadı. Eskrim de basketbol gibi Darüşşafaka anıları arasında raflara yerleşti.

Öğrenci kulüpleri

Yıllar sonra bir belgesel film yönetmenine aşık olacağımı, evlenip iki çocuk yapacağımı henüz bilmiyordum!…

sinan-sertoz-07
Fen Kulübünün yıllık için verdiği poz. Biz gençleri teşvik etmek için kulübün abileri bizi yanlarına alarak resim çektiriyor. Adam yerine konulduğumuzu hissediyoruz, kulübü ve abileri daha çok seviyoruz. Ayaktakiler soldan: Mehmet Karakurt, Sennan abi, İlhan abi ve ben. Oturanlar soldan: Erdoğan Vefa ve Halit Çevik. 1970.

Okulda ilk ilgilendiğim kulüp Fen Kulübü olmuştu. Mezun olana kadar hep bu kulübün hevesli bir üyesi oldum. Hatta İzzet’le beraber bu kulübü biz lise sona gelmeden nasıl ele geçiririz diye planları yaptık ve başarılı da olduk. İzzet hem bu kulübün en genç başkanı oldu hem de ertesi yıl Fen şubesine değil de Edebiyat şubesine geçerek Fen Kulübünün ilk edebiyatçı başkanı oldu.

 

sinan-sertoz-08
Fen kulübünde İzzet Edige’yle muhalefet yaptığımız yıl. Önde sol baştan: Ben, İzzet, Melih Esencengiz ve o sırada kulübün başkanı olan Şahin abi. Arkada gözlüklü Erdoğan Vefa. 1969.

Fen Kulübüne ne istediğimi bilerek girmeme ve istediklerimi bulmama rağmen Sinema kulübüne sadece yazlık sinemalarda seyrettiğim filmlerin özlemiyle yazıldım. O yıllar Belgesel Film Şenliği düzenlenirdi kulüpte. Konsoloslukların kendi ülkelerinin propagandalarını yapmak için bedava verdikleri filmler vardı. Bunların arasında gerçekten belgesel değeri taşıyan, diğer propaganda filmlerini örtmek ve unutturmak için getirilmiş filmler olurdu. Arkadaşlar o filmleri seçerler, bir iki hafta boyunca bu filmleri oynatırlardı. Sonra da kendi aralarında bu filmleri tartışırlardı. Sinemayı onları dinleyerek öğrendim. Sonra onların kulübe aldıkları kitapları okudum. Yıllar sonra bir belgesel film yönetmenine aşık olacağımı, evlenip iki çocuk yapacağımı henüz bilmiyordum!…

sinan-sertoz-09
Kemal’le Fellinicilik oynuyoruz. Şeref Stadyumunda okul futbol takımının bir maçını çekiyoruz ama resme bakan Cannes Film festivali için sanat döktürüyoruz sanacak. Yedek kulübesinde önde oturan sınıf arkadaşım Süleyman Kara. 1972 veya 73.

O sıralar Onat Kutlar, İstanbul Sinametek’i kurmuştu. Çarşamba günleri öğleden sonra Sinematek’e gider olduk. Kitaplarda adını okuduğumuz pek çok filmi orada gördük. Gerçek sinemasever, Shakespeare’in Macbeth’inin Japon uyarlamasını Macarca dublaj ve Rusça alt yazıyla izleyen kişidir lafına önce güldük. Sonra bu çeşit filmleri Sinematek’te bol bol izlerken bulduk kendimizi.

Sinemaların en gözde olduğu günlerdi. Koskoca salonlar tıklım tıklım dolar, bazen ancak karaborsadan bilet bulunurdu. Bir yandan sinematek, bir yandan Fitaş derken yüzlerce film seyrettim. Bazı tatillerde gün boyu her seansta bir başka filme gittiğim oldu.

Normal bir film seyircisinin seyrettiği bir filmin ancak yüzde on beşini hatırladığı gibi bir sonucu olan bir araştırma okumuştuk. Gerçekten de etrafta soruşturduğumuzda pek çok arkadaşın bir filmin yüzde on beş kadarını hatırlayabildiğini görmüştük. Oysa biz sinema kulübünün meraklıları olarak seyrettiğimiz bir filmin hemen hemen tamamını hatırlardık.

Bir gün bu yeteneğimize güvenip Sinematek’te Yılmaz Güney toplu gösterisine gidip bütün filmleri seyretmiştik. Okula dönüp de   arkadaşlar ne seyrettiniz diye sorduğunda tüm filmleri bir birine karıştırıp tek bir film anlatabilmiştik de hafızanın da bir sınırı olduğunu görmüştük. Ama hâlâ, uyumadan sonuna kadar seyredersem, bir filmin tamamını hatırlarım.

Bu kadar sinemayla iç içe olunca, sinemaya gitmek isteyen arkadaşların hangi filme gidelim diye akıl danıştıkları kişilerden biri de bendim.  Şimdilerde ise   yeni kuşak film bilgilerini ve hangi yönetmenlerin takip edilmesi gerektiğini yönetmen olmak isteyen kızımdan öğreniyorum.

sinan-sertoz-10
Bir 8 mm film çekmişiz, arkadaşlara göstermişiz. Şimdi de gazetelerde gördüğümüz gibi tanıtım fotoğrafı çektiriyoruz. İşi gırgıra vurmayı da unutmamışız. Sol başta benim ve sağ başta Kemal’in göğsündeki kağıtta “Yönetmen” yazıyor. Oturarak poz veren İbrahim Altınsay’ın göğsündeki kağıtta da “oyuncu” yazıyor. Yukardaki “Son” yazısı da aslında filmin adı. 1972.

Darüşşafaka’da sinemayla ilgilenmeye başladığımda benim heyecanımı besleyen bir diğer olay da her Cumartesi akşamı hocamız Hayrettin Cete’nin, Kemal Film’den 16 milimetrelik siyah-beyaz bir filmi getirip biz daimilere oynatmasıydı. Salonun karanlığında  sahnede bağrışan kahramanlar  ve 16 milimetre film makinesinin o içimizi filmden daha çok ısıtan çıtırtısı. Bazen sahnedeki filmi unutur, her saniye yirmi dört defa o mercek kapanıyor, film şeridi bir santim kadar ilerliyor, duruyor, mercek bir an açılıyor, sonra yeniden kapanıyor, şerit ilerliyor diye düşünmeye dalar filmden hepten kopardım. Sinema meraklısı arkadaşlarla aramızdaki en büyük hayallerden biri de ilerde paramız olunca böyle bir makine almak ve İstanbul’daki eski 16 milimetre filmleri bulup kendimize bir arşiv hazırlayıp onları zaman zaman toplanıp seyretmekti. Henüz tüketim toplumunun ne demek olduğunu ve Türkiye’nin ne yöne gittiğini bilmiyorduk.

Dergiler

Arthur Rimbaud gibi ben de yirmi yaşında şiiri birden bire bıraktım

sinan-sertoz-11
Nurettin Elhüseyni’nin çıkardığı edebiyat dergisinde çıkan bir şiirim. Unuttuğum bu şiiri yıllar sonra Nuri bana doğum günü hediyesi olarak gönderdi.

Darüşşafaka’da gerek izinli gerekse izinsiz dergiler çıkardık, övgüler, yergiler ve disiplin cezaları aldık. Nuri’nin çıkardığı edebiyat dergisine şiir ve denemeler yazardım. Özellikle şiir yazmak benim için ateşten bir gömlek gibiydi. Bazı yaz geceleri sabaha kadar durmadan şiir yazardım. Benzetmek gibi olmasın, Arthur Rimbaud gibi ben de yirmi yaşında şiiri birden bire bıraktım. Nedenini bilmiyorum. Şimdilerde, okuyucunun rahatlıkla fark edeceği gibi, uzun soluklu hikayeler anlatma merakımı sürdürüyorum.

Sinema kulübüne çaylak olarak girmiş ama arkadaşlarım sayesinde epey şey öğrenmiştim. Hatta bir ara kulüp dergisini çıkarmaya ve içinde film eleştirileri yazmaya bile başlamıştım.

O zamanlar dergi çıkarmak için derginin yazılarını yazmak yetmiyordu. Sayfaları eski bir şeritsiz daktiloda balmumlu özel bir kağıda yazmak gerekirdi. Bu kağıtta harfler delik olarak çıkar, sonra teksir makinesinin mürekkepli tamburuna bu delikli sayfa sarılır ve elle çevirerek sayfalar basılırdı. Daktiloyla hata yapılırsa düzeltme şansı yoktu, tüm sayfa yeniden yazılırdı. Delikler her baskıda biraz bozulduğu için basılacak dergi sayısı kısıtlıydı.

Bunca emek ve hevesle çıkardığımız dergileri okuyacak kimse pek bulamazdık. Bir keresinde imdadımıza küçük sınıflardan bazı kardeşlerimiz yetişti.  Abi dergileri bize verin 25 kuruşa satalım, hem okuyucu olur hem de kulübe para kazandırırız dediler. Oğlum biz bedava veriyoruz okuyan yok, siz parayla nasıl satacaksınız dedik. Abi siz bedava verdiğiniz için okumuyorlar dediler. Akıl yaşta değil baştadır deyip dergileri verdik. Kısa süre sonra hepsini satmış olarak geldiler. Üstelik satın alanlar arasından  dergileri okuyup, bizimle tartışanlar bile çıktı. Nasıl yaptınız dedik. Güldüler. Önce birisi ders arasında bir sınıfa girip sinema kulübünün dergisini satanlar geldi mi, arıyorum kalmamış galiba diye taciz atıyormuş. Ertesi ders arasında da diğerleri sinema kulübü dergisi almak isteyen var mı diye gelince meraktan üç beş kişi hemen alıyormuş. O kardeşlerim şimdi kim bilir hangi perakende devinin başında satış rekorları kırıyorlardır!

Mesleğimi nasıl seçtim

sinan-sertoz-12
Sevim Gündüz hocanın matematik yazılısı yeni bitmiş. Sorular tahtada. Ben kafa dağıtmak için Milliyet Sanat dergisi okuyorum. Üzerimdeki lekeler kazakta değil, film banyosundaki dikkatsizlikten! 1973.

 

Darüşşafaka’da kendime meslek ararken bohem şairlikten organik kimyagerliğe kadar pek çok mesleği aklımda aylarca tutup tutup bıraktığımı hatırlarım. Lisede hâlâ kendime bir meslek bulamamıştım. Bu sırada bize fizik dersleri için İstanbul Üniversitesinde matematik doktorası yaparken vazgeçip fizik doktorası yapmaya başlayan genç bir hanım hoca geldi, Emine Rıza Hanım. Bizim sınıfla çok iyi anlaştı. Ama sınavlardan sonra bana hep sitem ederdi. O kadar fizik anlatıyorum sen hala hiç bir fizik olayını anlamıyorsun,  sınav sorularını da bilinenler hangi formülde, bilinmeyenler hangi formülde diye ayırıp çözüyorsun diyordu. Sonra da ekliyordu,  sen aynen bir matematikçi gibi çözüyorsun problemleri. Matematikçinin ne olduğunu bilmiyordum ama hocanın güler yüzünden bunun fena bir şey olmadığını çıkarıyordum. Bir gün yine böyle bir sınav sonrası dayanamayıp bana sen matematikçi olmayı düşünür müsün dedi.

Bu soru hayatımı değiştirdi.

Darüşşafaka’dan sonra ODTÜ matematik bölümüne girdim, sonra da Kanada’da doktora yapıp matematikçi oldum. İlk işim TÜBİTAK’ın Gebze’deki Temel Bilimler Araştırma Merkezi’nde Cahit Arf’la beraber araştırmacı olarak çalışmak oldu. Sonra Bilkent açıldı. Bir memur çocuğu olarak devlet korumasından çıkıp özel sektöre girmenin riskleri beni fazlasıyla ürküttüyse de Bilkent’ten teklif gelince kabul ettim ve çalışmaya başladım.

sinan-sertoz-13
Bizim sınıfın diğer matematik ustası Selahattin Kayalar ile satranç oynuyoruz. İbrahim Altınsay da bizim kadar oyuna dalmış, seyrediyor. Resim çekilir çekilmez kalkıp, ders arası haylazlığa devam ettiğimizi söylememe gerek yoktur herhalde. 1973.

Bizim sınıfta matematikten zevk alan, benden başka bir de Selo vardı. Bazı hafta sonları matematik hocamız Sevim Gündüz hanımın sadece ikimiz için bulup derlediği problemleri çözmek için daimi sınıfında oturduğumuzu ve saatlerce o problemlerle uğraştığımızı hatırlarım.  Selo’ya şimdi ne mi oldu? NASA’da çalışıyor!

Ben fizik hocamızın aklıma karpuz kabuğu düşürmesiyle matematikçi olmaya karar verince diğer dersleri saldım. Özellikle tarih dersinden elli ortalamanın üstüne çıkmamaya karar verdim. Bir sınavda 55 alırsam öbür sınavda 45’e razı oluyordum. Oysa ben her sene iftihara geçen bir öğrenciydim. Artık iftihar filan istemiyordum, yeni bir sevgili bulmuştum. Türk Matematik Derneğinin çıkardığı birkaç kitabı almış onları anlamaya çalışıyordum. Bir gün tarih hocamız Teodora geldi ve kendime meslek seçmemi saygıyla karşıladığını ama sınavlarda kırık not almamı beğenmediğini, eğer tarihten hiç ellinin altında not almazsam karne notu olarak bana, iftihar için gerekli minimum olan 65’i kafadan vereceğini söyledi. Ve ben bir kez daha başkalarının nezaketi ve hoşgörüsüne mazhar oldum, o yıl ve ertesi yıl iftihara geçtim.

Darüşşafaka’da yaptığım haylazlıklar böyle bazı dersleri salmakla sınırlı değildi. Hem notlarım yüksekti hem de bir yatılı okulda yapılabilecek her türlü yaramazlığı yaptım. Bunun tek istisnası okuldan kaçmaktır. Mutlaka okuldan kaçmayı da deneyebilirdim ama okul yönetiminin anlayışı, ve özellikle kapıcı Davut Ağanın hoşgörüsü nedeniyle ne zaman dışarı çıkmak istesem bana niye diye sormadan izin verdiler. Kendimi hiç okulda kapalı hissetmedim.

Okuldan mezun olduktan sonra hocalarımızın,  yöneticilerimizin ve okul çalışanlarının bize nasıl ve neden bu denli sevgi gösterebildiklerini hep merak ettim. Taa ki kendi çocuklarım olana dek.

Recep Bakkal olmadan olmaz

…bedava kapakları bize yalnızca beş parasız kaldığımızı gördüğü zamanlarda bulmasındaki kerameti anlamamız için mezuniyetimizin üzerinden çok uzun yıllar geçmesi gerekecekti

sinan-sertoz-14
Bakkal Recep’in internet’ten bulduğum bir resmi. O dönemleri andırsın diye resmi siyah-beyaz hale getirdim.

O yılların Darüşşafaka’sından bahsederken Bakkal Recep’ten söz etmemek mümkün değil. Hepimizin yatılı okul hayatının ana figürlerinden biridir Bakkal Recep.

Korkarak ilk sigaramızı ondan satın alırken, tam sigarayı elimize tutuşturmuşken birden kapıya dönüp “Buyrun Ayhan Bey !” demesi, ve bu espriyi on kez yapsa onuncusunda bile  kalbimizi çarptıracak gerçeklikte rolünü oynayabilmesi tatlı anılarımız arasındadır.

Ama bir de Recep’in bedava gazoz bulma numarası vardır. Gazoz kapaklarında promosyon olarak bazen bedava yazısı çıkardı. Bir sonraki gazozu bedava alırdınız. Recep, kapağında bedava yazan şişeyi bir bakışta tanıdığını iddia ederdi. Buna da inanırdık çünkü bazen iddiaya girer,  o meşhur ekmek arası kaşarlarını hazırlarken istediğimiz gram kaşarı tek seferde keserdi. Böyle becerisi olan birinin bedava kapakları dışından tanımasında şaşıracak bir yön yoktu.

Fakat  bu bedava kapakları bize yalnızca beş parasız kaldığımızı gördüğü zamanlarda bulmasındaki kerameti anlamamız için mezuniyetimizin üzerinden çok uzun yıllar geçmesi gerekecekti. Oysa ben Bakkal Recep’in o bedava yazan kapağı avucuna saklayıp sanki yeni açılan kapakmış gibi bana gösterdiğini anlamadan, arkadaşlara Recep’in bedava kapak bulmakta ne kadar usta olduğunu anlattım durdum yıllarca. Annem bizim oğlan salak çıktı derken haklıydı biraz galiba.

Sonrası

İşte ben o çoban olurdum ve Darüşşafaka’ya yeniden girerdim

Ve zaman geldi, mezun olduk. Bitti.

Daçka yıllarının moda meşgalelerinden biri de anket defteri hazırlayıp dolaştırmaktı. Bu anketlerin en gözde sorusu da “Bir daha hayata gelseniz ne olarak gelmek isterdiniz ?” sorusuydu. Buna yıllar içinde en güzel cevabı Nurettin Elhüseyni vermişti; “Şimdi bildiklerimi unutmamak şartıyla bir çoban olarak.”

İşte ben o çoban olurdum ve Darüşşafaka’ya yeniden girerdim. Kimseye bir şey söylemez, herşeyi yine aynı eskisi gibi yaşardım.

Tek farkla ki bu sefer Yusuf Ziya abiyle, Ahmet Esad abiyle, Hüseyin Tevfik, Ali Naki ve Ahmet Muhtar abilerle daha en baştan tanışır, geceleri dualarıma onları da eklerdim.*

Geceler demişken, yine hafta sonları daimi sınıfının arka sıralarına tek başıma oturur Ahmet Rasim abinin Gecelerim öyküsünü okur ve ağlardım. Ve  artık cevabını bildiğim için “bu öyküyü ağlamadan okuyacağım bir gün gelecek mi ?” diye de sormazdım.

Darüşşafaka’yı 1863 yılında kuran bu abiler, Abdülaziz’e kuruluş dilekçesini verdiklerinde, sırasıyla 37, 35, 31, 27 ve 24 yaşlarındaydı. Cemiyetin kuruluşuna onay veren Abdülaziz de 33 yaşındaydı. Akıl, o zaman da yaşta değil baştaymış.

sinan-sertoz-15
Ve Mayıs 2015. Ben ve Tülin, Sultan Ahmet Camisi avlusunda, turistlere özenip, mekanın atmosferini yakalayan bir selfie deniyoruz. Darüşşafaka Salih Zeki Matematik Proje yarışmasında jüri üyeliğinden artan bir zamanda Tülin’e hatırlayabildiğim kadarıyla İstanbul’u gezdiriyorum!

ök/fa Ağustos 2015

Yorum yok

YORUM YAZIN

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.