Nejdet Baysan : Bir an evvel kalkalım da pinpon oynayalım diye bakardık

Nejdet Baysan : Bir an evvel kalkalım da pinpon oynayalım diye bakardık

2390
1
PAYLAŞ

Nejdet yurtdışında yaşadığı ve yazmayı pek sevmediği için portresi epey uzun vadeli bir çalışma oldu. Sonunda DŞ 14’lü Aylin Yırtıcı arkadaşımızın yardımıyla onu İstanbul’da yakaladık. Okuldayken masa tenisinin hızlı oyuncularındandı. Kendi sınıfımızdan olduğu için daha bir ilgiyle izlerdik eski binanın futbol sahasına yakın salonundaki iddialı maçları. Nejdet’le lise sona kadar birlikte devam edemedik ama onun Darüşşafaka desteğini aksatmadan sürdürmesini içten bir gururla izledik. Daima gülümseyen ifadesiyle geçenlerde bir eurolig basket maçımızda az kalsın kendisini yine yakalıyorduk ki maç bitti kalabalığın arasında kayboldu. Nejdet, bir sonraki maçta görüşmek üzere.*

Babamla Darüşşafaka hakkında konuşmamız mart ayında gerçekleşti ben haziranda Darüşşafaka imtihanına girdim

18 Ocak 1955’te Kasımpaşa’da doğdum. 1966 senesinde Darüşşafaka’ya girdim. Hatta Darüşşafaka’ya girişim biraz garip bir hikâyeye dayanıyor. Şöyle ki, biz beşinci sınıftayken o zaman bu kolejlere girme sınavı var. Hepsine ayrı ayrı giriyorsun, kolejler kendi imtihanlarını kendileri yapıyorlar. Bu sınavlara çalışırken de kolejlere hazırlayan bir test kitabı vardı. Ben de Robert, Galatasaray gibi kolejlere hazırlanıyordum. Hazırlandığım test kitabının üstünde de kolejlerin isimleri yazıyor, Galatasaray, Robert, Üsküdar Amerikan falan var bir de Darüşşafaka. Ben Darüşşafaka dışında hepsini biliyordum. Babama sordum bu nerede, nasıl bir okul diye, oğlum dedi Darüşşafaka bir vakıf okulu babası hayatta olmayan, maddi durumu yetersiz çocukları alıyorlar. Bana göre değil o zaman diyip üstünü kapattık. Babam muhasebeciydi kendi yazıhanesi vardı, daha o zamanlar yaşıyor tabii. Normalde her sene kurban bayramında Antalya’ya giderdik. O sene ben sınavlara gireceğim diye annem babama dedi ki, bu yıl sen tek git Necdet’in sınavları var biz gelmeyelim. Bunun üstüne babam da o sene tek gitti. Yolda trafik kazası geçirdiği haberini aldık bir iki gün sonra. Bu olay mart ayının son günlerinde yaşandı biz de haberini nisan ayının başında aldık. Başta 1 Nisan şakası sandık ama meğersem değilmiş. Yani beni kolej sınavlarına hazırlandığım sene babam öldü. Babamla Darüşşafaka hakkında konuşmamız mart ayında gerçekleşti ben haziranda Darüşşafaka imtihanına girdim. Robert’ten Darüşşafaka’ya hızlı bir geçiş yaptık yani kafamızda. Biz babam hayattayken orta halli bir aileyken babam ölünce fakir bir aile olduk. Babamın yazıhanesi vardı ama annemin öyle bir bilgisi yoktu. Bir komşusu anneme, Darüşşafaka tamamen parasız bakıyor hatta temel ihtiyaçları da karşılıyor, deyince ben bir tek Darüşşafaka’nın sınavına girdim. Sınavı kazanıp 1966 yılında Darüşşafaka hayatıma başlamış oldum.

Bu yürüyüş süresince Saraçhane’den okula kadar hep aynı şarkıyı söylerdim.

Darüşşafaka’da birbirinden değerli o kadar çok anım var ki. Orada geçirdiğin zaman zaten genel olarak geri kalan hayatından çok farklı. Bu yüzden her saniyesi apayrı bir hikâyedir. Cumartesi öğlen bitiyordu okul, kuru fasulye pilavı yiyip çıkıyorduk. Yemekhanede de bir sistem vardı, herkesin belli bir yeri vardı. Her sınıftan bir kişi olurdu masada. Masa abilerinden biri yemeği dağıtın derdi yemek dağıtılırdı, herkes yemeğini almadan kimse yemeğe başlamazdı. Herkesin yemeği bitmeden masadan kalkamazdın da. Ama biz bir an evvel kalkalım da pinpon oynayalım diye bakardık çünkü o yemek teneffüsü bir saatti yani toplamda hem yemek yiyeceğiz hem de oyun oynayacağız ama masa abimiz kalkabilirsin derse kalkabilirdik masadan anca. O izni de her zaman isteyemezdik, özel durumlarda ancak. Neyse cumartesi öğlen okuldan çıkıp eve gelene kadar saat akşam beş olurdu zaten. Pazar akşamı da annemle evden çıkardık öğlen Beyoğlu Fitaş Sineması’nda film izlerdik. O zamanlar sinemanın müdürü babamın arkadaşı olduğu için babam ölünce bize bir iyilik yaptı, sayesinde her pazar filmleri ücretsiz izliyorduk. Oradan çıkıp Saray Muhallebicisi’ne gidip bir çorba içerdik. Sonra otobüse biner, Saraçhane’den de Çarşambaya yürürdüm. Hatırlıyorum, bu yürüyüş süresince Saraçhane’den okula kadar hep aynı şarkıyı söylerdim.

Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar
Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın…

 

Ne zaman kaçsak sanki sokaktaki herkes bizim okuldan kaçtığımızı biliyor zannederdik

Gitmek istemiyordum çünkü pazar günleri okula. Biz anca eve geliyorduk cumartesi, pazar yine okula dönüyorduk, bir şey anlamıyorduk. Sonra okula gelince de okulun en üst katındaki camdan bakardık dışarıya. Bazen de okula gidiyoruz diye çıkıp okula gitmezdik, onun yerine sinemaya giderdik. Ne zaman kaçsak sanki sokaktaki herkes bizim okuldan kaçtığımızı biliyor zannederdik korka korka saklana saklana giderdik. Eski binanın olduğu yerde karşımızda Fatih Kız Lisesi vardı. Okulun en dış noktasında yüksekçe bir yer vardı, “bekar yaylası” derdik. Oradan kızlarla el sallaşırdık. O bekar yaylasından kaçarlardı genelde, ben çok kaçmadım ama.

Orada okuyan bir kız bir gün bana işaret etti. Benim elim ayağım gitti.

Hazırlık 1’de masa tenisi oynamaya başladım, sonra lisans da aldım. Ben orta birdeyken sınıf şampiyonaları olurdu. Orta birdeyken ikileri üçleri yendim okul birincisi oldum. Sonra okul takımına seçildim. Darüşşafaka’yı temsilen liselerarası yarışmalara girdik. Türkiye üçüncülüğüm var, çiftlerde de İstanbul ikinciliğimiz var. Işık lisesine gidiyorduk, orada yapılıyordu yarışmalar. Bizim okulda da kız olmadığı için başka okulların kızlarıyla eşleşiyorduk. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi de vardı. Orada okuyan bir kız bir gün bana işaret etti. Benim elim ayağım gitti. Bana dedi ki, benim eşim olur musun? O kızla eş oldum ya, okulda havam bin beş yüzdü o an. Bir de İstanbul Kız Lisesi’ne koroya gidiyorduk. Talha Abi (Çamaş) de koro şefimizdi. Çok güzel aktivitelerdi bunlar başka yerde belki yapamazdım bile. Çarşambaları öğleden sonra okul olmazdı, veli ziyaretleri olurdu işte. Cumartesi de okuldan çıkıp eve giderken ne kadar İngilizce büyük kitap varsa koltuğumuzun altına alırdık. Etraftakilere hava olsun diye. Sorana Darüşşafaka diyorduk ama o zamanlar bilen yok pek, Darülaceze mi, diye soruyorlardı. Kendimizi anlatmakla çok vaktimiz geçti bu yüzden.

O yeşil kapıdan çıkarken çok ağladım çok üzüldüm.

Darüşşafaka’da çok iyi hocalarımız vardı, müdire Nazıma Antel mesela. Topuklu ayakkabılarıyla koridorda bir yürürdü tüm sesler kesilirdi bir anda. Otoriterdi ama çok sevdik onları. Sonradan fark ettik ki çok seküler, laik bir eğitim vermişler bize. Yatakhanelerde klasik müzik çalardı mesela. O beş sene bana çok şey kattı. O ilk beş sene diğer liselerin ilk iki yılını kapsıyordu resmen. Ben Vefa Lisesi’ne gittiğimde kitap almadan geçtim ilk yılı orta okul bilgilerimle. Geriye dönüp bakınca çok güzel anılar çok güzel zamanlar yaşamışız. Darüşşafaka’dan sonrasını ben okula gittim diye saymıyorum. 1971 senesine kadar bu şekilde geldik. O sene annem hastalandı, beyninde tümör çıktı. Anneannem annem ben yaşıyorduk. Annemin çalışmaması gerekiyordu doğal olarak. Ameliyat da olması lazımdı ama annem çalışamayınca para kazanamıyorduk. Üstelik bir de kirada oturuyorduk o dönem. Ben de dedim ki, anne sen merak etme ben okuldan ayrılır sana bakarım. O sene orta üçüncü sınıftayım. Beşir (Özmen) de ben sınıfı geçeyim diye uğraşıyor, en yakın arkadaşım Beşir’di çünkü. Neyse ben ikmale kaldım. Bütün yaz Beşir beni çalıştırdı. Fenden sosyalden geçtim ama matematikten hocamız çok küçük bir nottan bıraktı beni. O yeşil kapıdan çıkarken çok ağladım çok üzüldüm. Arkadaşlarım arkamdan ağlıyordu ben giderken.

Bana, Darüşşafakalı arkadaşın varsa getir başlasın, diyorlardı.

Ayrıldıktan sonra bir deri atölyesinde çalışmaya başladım 15 yaşında. Aynı zamanda da Vefa Akşam Lisesi’nde Lise 1’e başladım. Hem gündüz çalışıyordum hem de gece okuldan sonra mesaiye kalıyordum çünkü o zaman çift maaş veriyorlardı mesaiye kalınca. Yine eve cumartesi geliyordum, yatılı işte çalışıyordum. Öyle olunca hem kirayı çıkartabiliyordum hem de annemle anneanneme bakabiliyordum. Patronum bana küçük bir oda yapmıştı orada kalıyordum. Oradan sonra Kazlıçeşme Sanayi’nde çalışmaya başladım. Yazları Darüşşafaka’dan arkadaşlarım da gelirdi beraber çalışırdık. O zamanlar anladım ki hayat biraz da tesadüfle seni bir yere götürür. Bir bakıyorsun Darüşşafaka’ya girmişsin okuyorsun, sonra bir şeyler oluyor iş hayatının içindesin birden. İşte seneler böyle geçti. Annem kurtuldu, 2011 senesine kadar da yaşadı. O arada tekrar beyin ameliyatı oldu. 71-74 yılları arasında deri atölyesinde çalıştım. 74’te Koç Holding’te işe girdim. Ram-Dış Ticaret diye bir şirketleri vardı, orada başladım. O yıllarda da sınıf arkadaşlarım Darüşşafaka’dan mezun oldu. Yolda Darüşşafaka’dan bir arkadaşıma rastladım, öğrendim ki Almanya’dan dönmüş yeni, iş arıyormuş. Dedim, gel Koç’ta işe başla. Bana, Darüşşafakalı arkadaşın varsa getir başlasın, diyorlardı çünkü. 7 tane sınıf arkadaşım Ram’da işe başladı. 79’a kadar çalıştım Koç’ta. Üniversiteye ekonomik nedenlerden gidemedim ben. Ama gerek de kalmadı çok. İnsanların üniversite çağında ben Darüşşafakalı kimliğimle Koç’ta çalışıyordum. Üniversite’ye gideyim de çalışmayayım diye bir lüksüm yoktu. Seçim yapmam gerekti. Ben de çalışmayı seçtim.

Dedi ki, burada turist kızlar var gel yardım et biz tam anlaşamıyoruz.

1971’de Darüşşafaka, okula kız öğrencileri de kabul etmeye başladı. Ben de bir gün Bakırköy’de sahilde oturuyorum, çay içiyorum. Bizden sonra okula giren kız kardeşlerimizden biri yanıma geldi, biliyordu benim Darüşşafakalı olduğumu.  Sene 74. Dedi ki, burada turist kızlar var gel yardım et biz tam anlaşamıyoruz. Neyse gittim konuştuk, orada İsviçreli bir kızla tanıştık, o sonra benim kız arkadaşım oldu. O arada Türkiye’ye gelip gidiyordu ama benim o sıra öyle bir imkânım yoktu. Sonra bir şekilde 77’de gittim. 79’a kadar sürdü bu şekilde git gel. O öğrenciydi İsviçre’de, ben de burada işte çalışıyorum, bir yandan da lise okuyorum. 79’da dedik ki beraber yaşayalım. Burada durumum iyiydi aslında iyi bir şirkette çalışıyordum, annemlere de bakabiliyordum ama Laurance için İsviçre’ye gittim. Buradan referans mektubu alıp gittim ama dil yok o zamanlar. Bir şirketin antreposunda işe girdim orada çalışıyordum. O para bize yetiyordu o zaman. Birazını da anneme yolluyordum, yazın da üç ay gelip burada yaşıyorduk. Sonra 7- 8 ay şampuan fabrikasında çalıştım. 1980’de Türkiye’deki şirketten 4- 5 kişi ayrılıp yeni bir şirket açmışlar petro-kimya üzerine. Bana bizimle çalışır mısın dediler, İsviçre’de ayağı olacakmış. Kabul ettim, onların yanında çalışmaya başladım. Şirket iyi gitti büyüdü, maaşım da iyiydi. Ofiste çalışıyordum, yeni bir şeyler öğreniyordum. Sonra İstanbul’daki ayağının da genel müdürü oldum. Türkiye’nin en genç CEO’su olarak gazetelerde yer aldım o dönem. Laurance’la evlendik ama işler dolayısıyla ayrı yaşıyorduk. Kendisi Sosyalist Parti’den milletvekili şu an. Sonrasında boşandık ama hala arkadaşız.

Şimdi danışmanlık yapıyorum bu konuda.

1984’te Danimarkalı bir kızla tanıştım Cenevre’de, adı Marian. O 22 yaşındaydı ben de 29. Marian’la evlendim sonra. 32 senedir evliyiz, 3 tane kızımız oldu. Ortanca kızım hukuk bitirdi. Biri İngiltere’de okuyor bitirmek üzere. En küçüğü de 12. Sınıf. Cenevre’de dil okuluna gittim, Fransızca öğrendim. Ben müdür olarak buraya gelince Marian da geldi o da Türkçe öğrendi burada. Dil öğrendikçe işler de benim için kolaylaştı avantajlı hale geldim. Çalıştığım şirkette dokuz on yıl geçirince yüzde on ortak olmak istedim. Beni ortak yapmadılar. Ayrılmak istedim onlar istemedi, bizim kadar para alıyorsun işte, dediler. Ama olay direk parayla da alakalı değildi. Bir şeye yıllarca emek verince insan onurlanmak istiyor, daha farklı şekilde bir takdir bekliyor sonuçta. Sonra ben ayrıldım oradan. Bir süre başka bir grupla çalıştım, bir sene sonrasında da kendi şirketimi kurdum. Üç beş kişiyi de yanıma aldım. Gübre işine başladım. Gübre tüccarı oldum. 90’dan beri aynı işi yapıyorum. Şirketim büyüdü. 91’de döndük İsviçre’ye. Tüccarlarda zaten nerede olduğunun pek önemi yok. Bir yerden alıp başka yere satıyorum, hiçbirinde de oturmuyorum sonuçta. Uluslar arası bir gübre ticareti işiydi kısaca benimkisi. 96’ya kadar epey büyüttük şirketi. 2006’da Norveçli bir üretici benim şirketimin yarısını satın aldı. O güne kadar üretici tüccarla bir ortaklık kurmazdı, bizimki dünyada ilk oldu. Bundan sonra çok yayıldı bu olay. Birleşmek şu açıdan önemli, işin iki yanını birden görmüş oluyorsun. İyi bir kombinasyon oldu, bu açıdan çok rağbet gördü. 2010’da diğer yüzde ellimi satın almak istediler. Ama o zaman beni satın almış olacaklardı onlara çalışmış olacaktım. Neyse iki sene daha çalıştım onlarla anlaşma gereği sonra da ayrıldım. Şimdi danışmanlık yapıyorum bu konuda. Üretimi de öğrenip tecrübe ettiğim için bilgi ağım geniş. O birikimle danışmanlık yapıyorum. 

Kemik bağışçı listemiz Darüşşafakalılardan oluşmalı.

Tüm bunların neticesinde, Darüşşafaka bize ne veriyor, diye sorduğumda, en önemlisi 5 yılda bana bir kimlik verdi. Seni bir topluluğa ait hissettiriyor. Sonraki hayatında göğsünü kabartarak söylüyorsun. Daha güzel bir şey olabilir mi? Şimdi baktığımızda dünyanın en büyük okullarının mezunları dönüp okullarına bağışta bulunuyor. Biz de ortalıkta dolaşıyoruz, Darüşşafaka’nın bize verdiği her türlü kimliği kullanıyoruz. Buna karşılık bizim de bir taahhütte bulunup bağış yapmamız lazım. Miktarı hiç önemli değil ama sürekliliği olsun. Eğer 10 sene okuduysan sen o okulda bağışlarla, sen de bir başkasını okut, yardım et. Bu ne kadar güzel bir şey. Kemik bağışçı listemiz Darüşşafakalılardan oluşmalı.

ök/fa/kk Nisan 2016

*Portrenin gerçekleşmesini olanaklı kılan Aylin Yırtıcı’ya (DŞ 14) teşekkür ederiz.

1 Yorum

YORUM YAZIN

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.