Ana Haberler Nurettin Elhüseyni : “Hal ve Gidiş Sıfır”

Nurettin Elhüseyni : “Hal ve Gidiş Sıfır”

3661
2
PAYLAŞ

Nurettin ile Darüşşafaka’da tanışmam önce spor, sonra düşünsel alanda oldu. Ben de daimi olduğum için hafta sonları basketbolumuzu geliştirmek için epey zamanımız oluyordu. Nurettin uzun boyuyla ve sakinliği ile sahalarda fark yaratan bir oyuncuydu. Birlikte DSK minik takımda da oynadık ama benim bir okul çıkışında buluşmayı kaçırmam aşağıda anlatılan disiplin komitesinde buluşmamızı engelledi… Sonra 1970’lerin siyasi uyanışında çok okuyan ve düşünen ve her zaman muazzam bir sukunetle konuşan/tartışan Nurettin’le sohbetlerimiz oldu… Merak ettiklerimi ona ve İbrahim’e sorardım. En sıcak konuları en sıradan şeylermiş gibi ve o zamanki bilgi birikimimize göre bilgelikle anlatırdı. 74’lüler olarak Okuldan topluca ayrılıp ve yine neredeyse topluca Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bir yıl sonra gittiğimizde bir daha karşılaştık. O zaman görüşme ve sohbetlerimiz daha da arttı. “Bu baskılar böyle devam ederse bazıları başka türlü mücadele edecek” dediğinde bir şey anlamamıştım. Beton ülkemizde farklılıklar olduğunu yeni anlamaya başladığımız, ama bir sürü şeyi de anlamadığımız bir dönemdi. Sonra iş hayatı denilen boğuşma içinde biraz kaybolduk veya ben kayboldum. Uzun zaman sonra geçen yıl çok sevgili, zarif, mücadele adamı Halim Spatar’ın cenazesinde karşılaştık. Yine o boğuk, duru, sakin, gülümseyen sesiyle özetleyiverdi görüşemediğimiz yılları. Geçenlerde portre yapacağız diye aradığımda, maçlarda hiç görmediğim halde basketbolu ne kadar yakından izlediğini fark ettim. ‘Eskişehir Haislip’i transfer etti ya’ deyince, maçlarda görüşme sözüyle noktayı koyduk. Aşağıda akıcı uslubuyla Nurettin’in kısa öyküsü…

Hal ve Gidiş Sıfır

 Basket beşlisi değil, basketle de iç içe geçmiş daimi beşlisi. Yıl 67/68, yer malum. Ayaktakiler Seyfi Öngider, Nurettin Elhüseyni, Fahri Pakna; oturanlar Selahattin Kayalar, Sadettin Can.
Basket beşlisi değil, basketle de iç içe geçmiş daimi beşlisi. Yıl 67/68, yer malum. Ayaktakiler Seyfi Öngider, Nurettin Elhüseyni, Fahri Pakna; oturanlar Selahattin Kayalar, Sadettin Can.

Ece Ayhan’ın bir haytalık şahikası olan “Hal ve Gidiş Sıfır” şiirinde şöyle bir pasaj vardır:

‘Çocuk ve Allah’ı, Darüşşafaka’dan Vefa’ya gelmiş Eskişehirli bir arkadaş söylemişti bana. (O zamanlar da Darüşşafaka acımasızdı, çocukların yetim oldukları (…) anlaşılsın diye çocuklara üniforma giydirilirdi, bir yıl sınıfta kalınınca da ‘insan’ okuldan çıkarılırdı, çıkarılanlar da Çarşamba semtindeki arkadaşlarına uzak düşmemek için genellikle yurdu olan Vefa Lisesi’ne gelirlerdi.)

Şairin bu örtük serzenişinde biraz haksızlık ettiği kanısındayım. Çünkü her Daçkalının hayat hikâyesi, tam da onun ifadesiyle “solgun halk çocukları” mozaiğinden bir parça taşır. Bunda belirleyici rol oynayan da bizzat Daçka’dır. Okuldan arkadaşlarımın geçmişleri öteden beri ilgimi çekmiştir, bu sitedeki portrelerde en keyifle okuduğum bölümler de doğrusu onlar.

Silvan/Diyarbakır 1954 doğumluyum. Baba tarafım üç kuşak önce Siirt’ten gelme, din adamlığıyla tanınan ve dedemden itibaren Arapça konuşmayı bırakmış bir ailedir. Anne ve nine tarafım Kürt kökenli şeyh aileleridir. Babamı üç-dört yaşındayken kaybettim. Anadilim Kürtçe olduğu için, Türkçeyi ilkokulda öğrenmeye başladım. Bölgenin çoğu çocuğu gibi, ben de bu süreçle birlikte sarsıcı bir kültür/kimlik çatışmasını yaşadım. Ama ailemin yapısı ve Silvan’daki ortam köklü bir Kürt kültürüne dayandığından, resmî tornanın kalıplarından çok fazla etkilenmedim. Kasabamın siyasetle haşir neşir (ve bazıları sol eğilimli) kişileriyle küçük yaşlarda tanıştım.

İstanbul’a otobüsle iki günde

Okuma merakım öğretmenimin (Kulplu hemşerimiz Ahmet Lâçin) ilgisini çekmiş olmalı ki, 1965’te Darüşşafaka’nın (sonradan öğrendiğime göre ilk kez ülke çapında dağıtılan) sınav duyurusu eline geçtiğinde, başvurmam için telkinde bulundu. Ailem böyle uzak diyara çocuk göndermeyi yadırgatıcı bulsa da, parasız yatılı okuma imkânı cazip geldi. Öğretmenim beni hiç bilmediğim “test usulü” sınava hazırlamaya çalışırken, sağlık meslek okuluna girmek isteyen bir memurdan bir test kitabı bulup getirdi. Bahçemizde küçük bir havuzun başındaki gül çalıları ve nar ağaçları altında, ortaokul müfredatını da içeren bu kitaptan çalışıp durdum. Bana büyük destek veren (ve belki askerliğini yaptığı İstanbul’u bir daha görme isteğini de biraz duyan) amcamla birlikte pek de umutlu olmaksızın yola çıktık. O zamanlar İstanbul’a gidiş otobüsle birkaç aktarma yapmak üzere yaklaşık iki günü buluyordu. Geceyi de kapsayan maceralı bir yolculukla Adana’ya vardığımızda bulantıdan perişan haldeydim. Mecburen durup doktora görünmemden sonra derme çatma bir otele gittik. Aldığım ilaçların etkisiyle uyuyakalmışım. Kendime gelip amcamın hemşerilerle oturduğu terasa çıktığımda, ufukta kızaran bir güneş gördüm. Sabah olduğunu sandığımdan, gecikeceğiz diye bir hayli üzüldüm ve kızdım. Bir gece geçmediğine ancak güneşin battığını gördüğümde ikna oldum.

Ortaokul basket takımı. Yıl 69/70, yer malum. Ayaktakiler Fahri Pakna, Seyfi Öngider, Nurettin Elhüseyni; oturanlar Cem Güleçyüz, Selahattin Kayalar.
Ortaokul basket takımı. Yıl 69/70, yer malum. Ayaktakiler Fahri Pakna, Seyfi Öngider, Nurettin Elhüseyni; oturanlar Cem Güleçyüz, Selahattin Kayalar.

İstanbul’a varışımızda bölgenin üniversiteli gençleriyle birlikte geçen (ve cana yakın bir Dersimlinin sözleri dışında pek de moral verici olmayan konuşmaları dinlediğim) bir günden sonra sınav için okula gittik. Tesadüf eseri sonradan yatak komşum olacak Özkan’ın ailesiyle aynı dolmuştaydık. Diyarbakır’dan sınava gelmiş olmamıza şaşırdılar. Sınav çıkışında çocukların anne babalarıyla curcunalı konuşmaları arasında, amcama sadece “iyi geçti” demekle yetindim. Dönüşümüzden sonra Hürriyet’teki kazananlar listesinde olduğumu bir yakından öğrendik. Sağlık muayenesi için tekrar İstanbul’a çağrılmam üzerine yeni bir yolculuk masrafı sorunuyla karşılaştık. Bu sıkıntı kasaba esnafının yardım kampanyasıyla çözüldü.

Nazıma Antel sayesinde atılmıyoruz

Okul ilk günden itibaren ayrı kimliğimden dolayı benim için yeni bir dünyaya giriş oldu, ama katmerli gurbet duygusu yatılı okul havasına hemen ısınmamı sağladığı gibi, her ne olursa olsun tutunma çabamı güçlendirdi. Dönüş yoktu, başka seçenek yoktu. İnsan kendini “öteki”yle ilişki içinde tanır, “öteki”ye bakışını ve yaklaşımını bu etkileşim belirler. Kimliğimi bir çatışmaya girmeksizin koruyarak, yeni bir kültürel şekillenmeye girebildiysem bunda Daçka’daki ortamın büyük payı var. Sanırım, çoğu arkadaşımın Kürt kimliğiyle tanışması da benimle ilişki üzerinden oldu. Galiba Kürtlerin genlerine işlemiş olan “tutunma” itkisiyle, ilk yıllarda kendimi kabul ettirmenin yolunu derslerdeki başarıda gördüm. Yabancı dil öğrenmeye yatkınlığımın bu süreci daha önce yaşamış olmamdan geldiğini söyleyebilirim. Yıllar sonra Nazıma Hanım’la evindeki sohbetimizde, doğrudan Orta 1’ geçecekler listesinde olmama karşın, bunu “kaldıramayacağım” gerekçesiyle bizzat engellediğini çok rahat bir şekilde anlattı. Kendi adıma, sınıf arkadaşlarımdan kopmamış olmak açısından, bunun gayet isabetli olduğunu belirteyim. Zaten daha liseye varmadan, basketbolun yanı sıra edebiyat ve siyaset başta olmak üzere kişisel uğraşların öne geçmesiyle, dersler ikinci plana indi ve “sermayeden yiyen” öğrenci kesimine geçtim.

Vapurla nereye gittiğimizi hatırlamıyorum, ama Adalar olmasa gerek. Yıl 71 ya da 72. Selahattin Kayalar, Nurettin Elhüseyni, Ahmet Kavas, İsmail Özbek.
Vapurla nereye gittiğimizi hatırlamıyorum, ama Adalar olmasa gerek. Yıl 71 ya da 72. Uzaktan yakına : Selahattin Kayalar, Nurettin Elhüseyni, Ahmet Kavas, İsmail Özbek.

Hepimizin bildiği gibi, daimilik bizde “mahfil içi mahfil” gibi ayrı bir kenetlenmedir. Diğer ilişkilerle iç içe geçse de, daimiler dost çevresi benim için hep ana eksen oldu. Bu arada idarenin açık görüşlü, nispeten demokrat yaklaşımı ve öğrenci kitlesinin sosyal dokusu sayesinde siyasal görüşlerimi özgürce geliştirme fırsatını buldum. Kütüphanede kilit altındaki İngilizce Marksist klasiklerin dikkatimizden kaçmadığını belirteyim. 1970’te dönemin öğrenci hareketinden esinli “Sol Köşe” adında bir “gizli” duvar gazetesi çerçevesindeki kalkışmada biz gazeteciler grubunun okuldan atılmamasını da bu sağladı. Yıllar sonra Nazıma Hanım’ı anma günü için, İbrahim Altınsay’la birlikte görüştüğümüz Fettah Aytaç, bizim de içlerinde olduğumuzu bilmeksizin, siyasete bulaşmış bir grubu kesinlikle okuldan atma ısrarına Nazıma Hanım’ın (muhtemelen Türkçe hocamız Aynur Doğruer’in de etkisiyle) göğüs gerdiğini bir güzel anlattı.

Mülkiye ve Diyarbakır üniversitesi

Lisenin son yıllarında siyasetle bağım iyice güçlendiğinden, öğrenim rotam olarak Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni seçtim. Her ne kadar psikoloji hocamız Asım Uz’un bildik fırlamalığıyla bir arkadaşı aşağılayışına karşı çıkışıma tepki olarak söylediği, “Sen diplomat olsana!” sözleri aklımı çelmiş olsa da, 1973’te Hakan Okçal’la beraber bu okula girerken kafamdaki tasarı ileride “öğretim üyesi” olarak akademik çalışmalar yapmaktı. Dönemin havası aktif siyasal harekete katılmamı getirdi. Bu arada bizden sonra Mülkiye’ye cümbür cemaat gelen bir alt tertipteki arkadaşlarla, çok pürüzlü “abi geleneği”nin ötesinde dostluk kurmak gibi güzel bir vesile de oluştu. Yaşadığım siyasal süreci anlatmanın yeri haliyle burası değil; sadece bir ömür için çok kısa sayılacak sonraki beş yılın benim için Darüşşafaka yıllarından aşağı kalmayan, en dolu ve hâlâ özlemle andığım dönemlerden biri olduğunu belirteyim. Şubat 1979’da gözaltına alındım ve Ağustos 1983’e kadar Diyarbakır cezaevinde kaldım.

Hapis sonrasında İstanbul’a yerleşmem, benim için kopmuş olan arkadaşlıklar açısından bir bakıma “yuvaya dönüş” de oldu. Ankara’daki evine çat kapı gittiğim, annesiyle ve üç yaşındaki güzel yeğeniyle sohbet sayesinde izini bulduğum İbrahim Altınsay aracılığıyla eski bağlar kolayca tazelendi. Sınıf arkadaşlarıyla ilişkilerimiz bir yarısıyla okul şamatası havasında, öbür yarısıyla güncel somut durumlarımızın hayhuyu içinde sürüp gidiyor. Ağırlıklı olarak ansiklopedi-medya-yayın dünyasında geçen çalışma sürecimde, elimden geldiği kadar ülkemden ve dünyadan kopmayacak ölçüde siyasal-kültürel gelişmeleri izledim. Geçmişte aralıklarla yaptığım kitap çevirmenliğini halen meslek olarak sürdürmekteyim. Eşimle 1978’den beri süren evliliğimizden büyümüş üç çocuğumuz var.

‘Haşim-Nedret-basket’le başlayan merak

Herhalde 72’de yeni basket salonunun soyunma odasında çekilmiş fotoğraf.
Herhalde 72’de yeni basket salonunun soyunma odasında çekilmiş fotoğraf

İkokula başladıktan sonra sokakta, çarşıda rastladığım gazete parçalarını alıp okuma alışkanlığım vardı. Darüşşafaka basket takımı üzerine, “Haşim-Nedret-Basket” tezahüratından da söz edilen bir haber okumuştum. Hafızamın bir köşesine yazılan bu anı ancak sınav meselesi ortaya çıktığında canlandı ve basketbolun nasıl bir şey olduğunu da ilk kez Daçka’da gördüm. Uzun boyuma rağmen, beceremeyeceğim duygusuyla oynamaya hiç yeltenmedim. Derken memlekete gidemediğim için okulda geçirdiğim yarıyıl tatilinde, tek başıma eski spor salonunda basket topuyla oyalandım. Böylece öbür arkadaşların dönüşünde, etüdün yanındaki açık basket sahasında okulun verdiği ayakkabıların tabanlarını paralayanlar arasına katıldım, tabii abilerden fırsat bulduğumuz zamanlarda…

Öyle anlaşılıyor ki, basketbol günlük hayatımızın bir parçası gibiydi. Hazırlık II’de neredeyse bütün sınıfın (isimlerin baş harflerinden uydurulmuş CESSA, AMEN gibi uydurma takım adlarıyla) katıldığı bir turnuva düzenlediğimizi hatırlıyorum. Ama daha çok abileri seyrederek, bir tür “alaylı” basket eğitiminden geçtiğimizi söyleyebilirim. Beden eğitimi dersleri sıkı sıkıya talimatnamelere uygundu, amuda kalkmayı öğretmek bayağı önemli bir unsurdu. Basketi oynayarak kendimizce öğreniyorduk. Herhangi bir dalda okul takımına girenleri gözetmek, hatta onlara artı not vermek okulda bambaşka bir spor havası yaratan ve seyirci tribünlü mini bir atletizm pisti bile yapan sonraki beden hocası Murat Ersin döneminde başladı.

Orta 1’de bir üst sınıfı baskette yenebilecek duruma gelmiştik. Bunun sonucu olarak ertesi yıl ortaokul basket takımı ağırlıklı olarak bizim sınıftan oluştu. Ama çok kısıtlı temel eğitimimizle çıktığımız okullar arası ilk maçta resmen döküldük. Devre arasında soyunma odasına girdiğimizde, Mete Öge abimizin içeriye girdiğini gördük. Meğer maçı seyrediyormuş. Önce güzel sözlerle bizi rahatlattıktan sonra, bu maçı kazanmamızın önemli olmadığını ve söyleyeceği şeyleri uygulamamızın yeterli olduğunu söyledi. Temel olarak savunmada ve hücumda nasıl dizileceğimiz, topu nasıl çevireceğimiz üzerinde durdu. İkinci yarıda maç bizim için bunun idmanına dönüştü.

5 71/72 Lise basket takımı. Minik Levent (72’li), Selahattin Kayalar, Seyfi Öngider, Fatih Gelincik, Nurettin Elhüseyni.
71/72 Lise basket takımı. Soldan : Minik Levent (72’li), Selahattin Kayalar, Seyfi Öngider, Fatih Gelincik, Nurettin Elhüseyni.

Metin Yersel ile minik takım

Nasıl oldu bilmiyorum, ama aynı yıl Metin Yersel abimiz okula gelip bizimle görüştü. Bizi kulübün minik takımı olarak oynatmak istediğini söyledi, okul idaresine hiç haber vermememizi de sıkı sıkıya tembihledi. Taksim’deki bir yerde lisanslarımız çıkarıldı, formalara ve çoraplara kavuştuk. Böylece düzenli antrenmanlarla maçlara hazırlanır hale geldik. Fena da oynamadık. Fenerbahçe minikleri beraberliği zar zor kurtardı. Aydan Siyavuş’un çalıştırdığı (sonradan birinci lige kadar çıkaracağı) Kadıköy’e tek sayıyla yenildik. Onların maç öncesi hazırlanışına ve oyundaki disiplinli tarzına hayran kaldığımızı hatırlıyorum. İki maçımız Cumartesi öğle sonrasına denk gelince, törene katılmadan ve yemek yemeden apar topar çıkıp, Metin abinin okul kapısında beklettiği taksilerle salona gittik. İkincisinde çok vazifeşinas bir abimiz bizi görünce jurnallemiş. Disiplin soruşturmasında minik takım serüvenimiz açığa çıktı. Törene katılmamaktan yediğimiz cezanın yanı sıra, kulüple herhangi bir ilişkiye girmememiz bildirildi. Kalan iki maçta hükmen yenilmemek için kaçıp maça gitmeyi düşündük ama sonuçta göze alamadık.

Minik takıma girmenin en güzel yanı serbest giriş kartı almamızdı. Böylece bazen öğle girip akşam çıktığımız Spor Sergi Sarayı müdavimliği günlerimiz başladı. İlk gidişimizde kartımızın üst kat için geçerli olduğu söylenince, tozlu ve örümcek ağları bağlamış bir yerden Hüseyin Alp’li Altınordu’yu Fenerbahçe’ye karşı kuşbakışı seyrettik. Neyse ki daha sonra adamdan sayılıp alt tribüne alındık. Maçlara gitmenin dışında basket camiasını yakından izler, bulabildiğimiz her kaynağı okuyup basket konuşur olduk. Bunun etkisiyle olsa gerek, forma numaralarımızı örnek aldığımız basketçilerden seçtik. Selahattin Kayalar’ın 12 numarası Altaylı Firuz’dan, Seyfi Öngider’in 11 numarası İTÜ’lü Zeki’den, benim 10 numaram PTT’li Tülay’dan, sonradan aramıza katılan Fatih Gelincik’in 9 numarası İTÜ’lü Kemal’dendi.

Ertesi yılın ortaokul takımı olarak, Fenerbahçe yıldız takımı ağırlıklı St. Joseph’e takılana kadar iyi gittik. Okul içi lise basket turnuvasına ilave takım olarak katıldık. O yıl Hazırlık II sınıfına basketbol öğretmeyi üstlendim, bir bakıma takım koçu oldum. Yetenekli çocuklardı, kaptıkları basket tutkusuyla, benim ancak üstünkörü öğretebildiğim şeylerin ötesine geçecek şekilde kendilerini geliştirdiler. Çoğuyla basketin yanı sıra edebiyat çerçevesinde yakınlığımız oldu. Saffet Karpat’ın portresinde bütün okulun desteğini alarak neredeyse yenecektik dediği sınıf işte bizdik. Belki de bilmediği şey o takımın bizi zorlamasından aldığım keyifti, yenilsek bile hiç de üzülmeyeceğimdi.

Basket’e uyananlar

Basket seyirciliğimizin önemli bir parçası Daçka kulüp takımıydı. Erdoğan Karabelen’in ara sıra oyuna girerek koçluk ettiği takımın İstanbul mahalli liginden ikinci lige çıkışında ateşli taraftarlar arasındaydık. Upuzun ama incecik bedeniyle oyuna katkısı hava atışından topun durduğu düdüğe kadar sürse de, takımla cansiperane bütünleşen ve çocukça sevinci eksilmeyen Esat’ı hiç unutmayacağım. Esasen atletik yapılı olmamamdan dolayı, lise yıllarında basketbol açısından kendimi hemen hiç geliştiremedim. Takımdaki rolüm daha çok kaptanlıktan ibaret kaldı. Yanlış hatırlamıyorsam, son sınıftaki lise takımımız o yıl kümelere göre düzenlenen turnuvada bir üst kümeye çıktı. Bu arada sınıfta sonradan basketbola ilgi duyup oynayanlar oldu, hatta içlerinden ikisi okul takımına girdi. Biz sınıfça biliriz de, bilmeyenler için söyleyeyim: Bir yaz dönüşü inanılmaz boy atmış olarak bulduğumuz ve kısa sürede baskete yönelttiğimiz Ahmet Kavas ve kendine has azmiyle müthiş gelişme göstererek hepimizi geride bırakan Fatih Gelincik.

84, Burdur, şampiyonluk töreni.
1984, Burdur, şampiyonluk töreni.

 

Son bir basket anım olacak. Burdur’da 1984’te yarısı içeriden çıkma, yarısı yurt dışından gelme bir tertiple kısa dönem askerlik yaptığımda, meşgale olsun diye düzenlenen bölükler arası basketbol turnuvasına katıldım. Takımımızda Cihangir Sonat da vardı. Bir maçta bölüğümüzdekiler şamata olsun diye “En büyük komutan Yüzbaşı Mehmet Orhan” diye tezahüratta bulundular. Ertesi gün yüzbaşı, içtimada bizi yakın düzenle çevresinde topladıktan sonra, bu tezahürat nedeniyle tabur komutanı yarbaydan fırça yediğini söyledi ve böyle sivrilikler yapmadan tezahüratı sürdürüp mutlaka şampiyon olmamızı (araya küfürlü sözler de katarak) istedi. Muzip bir arkadaş şampiyonluk maçına müzik eşliğinde pankartlarla büyük bir gösteri düzenleyerek gitmemizi önerdi. Yüzbaşının aklına yattı, aynen öyle de uygulandı. En önde Burdur Halkevi’nden temin edilmiş zeybek kıyafetleri içinde Bitlis folklor ekibi vardı…

 Aralık 2000, arkadaşımız Ersin Balkan’ın cenaze töreni sonrasında okul kampüsünün (?) sosyal (?) tesislerinde. Nedim Gürbüz, Ümit Kıvman’ın oğlu, Nurettin Elhüseyni, Haluk Bal, Seyfi Öngider.
Aralık 2000, arkadaşımız Ersin Balkan’ın cenaze töreni sonrasında okul kampüsünün  sosyal  tesislerinde. soldan; Nedim Gürbüz, Ümit Kıvman’ın oğlu, Nurettin Elhüseyni, Haluk Bal, Seyfi Öngider.

 

Basketbolu epeydir izliyorum, tabii en başta da Daçka, arada bir maça gittiğim oluyor. Bu sitedeki yazılardan ve görüşlerden edindiğim izlenimle iki naçizane önerim olacak. Daçka taraftar kitlesini bir zamanların İTÜ modelinde olduğu gibi, okul tabanı dışında ülke sathına da yayılan “basketsever” bir kitleyi kazanarak genişletebiliriz. Bir de Yalçın abinin kız basketbol takımı projesi bence ciddiye alınması gereken bir şey.

Sözlerimi Ece Ayhan’ın herkese okumasını önereceğim “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinden (http://www.siir.gen.tr/siir/e/ece_ayhan/mechul_ogrenci_aniti.htm) bir dizeyle bağlayayım:

Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır.

ök/fa nisan 2014

nurettin-elhuseyni-04
Ocak 2012, okula kaçak bir giriş, Fahriye-Nurettin Elhüseyni.

 

2 Yorum

  1. Sayın Nüretin ELHÜSEYNİ isterse ülkedeki çıkmaz sokaklara sağlıklı bir çıkış yolunda bir proje üretebilir,ne yazık ki,ülke sorunlarından neden uzak kalıyor halada anlamış değilim,bir seven arkadaşı olarak yakınıyorum bu konuda

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.