Ana Portreler Sahaların hırslı sporcusu : Recep Altay

Sahaların hırslı sporcusu : Recep Altay

2245
0
PAYLAŞ

Hafızam çok parlak değildir ama Recep sanki Darüşşafaka 65-73 sınıfının en asabilerinden biriydi diye hatırlıyorum. Sporu da bu yapısını yansıtacak sertlikte, hırsta ve enerjide yapardı. Şimdi şeker gibi bir insan, sohbet sofralarının en canlı, renkli, esprili kişilerinden biri olması acaba aşağıda okuyacağınız büyük olgunluk olayı ile mi başladı ?  🙂  Doğrusu bu olay bir yandan büyük bir sportmenlik, diğer yandan kendine  ayna tutmanın cesur bir örneği … Sakatlamamak için futbolu bıraktım bölümünde bulacaksınız bu güzel davranışın hikayesini. Ama sadece o bölüm değil, Recep’in tüm yazısı hem üslup, hem bilgi içeriği olarak keyifle okuyacağınız bir portre. 

 

Sürmene-Aksaray-Daçka

İstanbul’da doğup büyüdüm. Ancak köken ve nüfus kaydı olarak Sürmene, Trabzonluyum. Gerçek doğum tarihimle ilgili  hikaye  uzun… Geçerli olan 1 Ocak 1954, gerçeği 16 Mart 1953.

İlkokula ancak, yaşımın mahkeme  kararıyla büyütülmesi sonucu, 1960-61 dönemi yılın yarısından başlayabildim. Maddi durum yetersizliği nedeniyle sürekli taşınmak zorunda kaldığımızdan ilk üç sınıfı İstanbul’un değişik semtlerinde ayrı ayrı okullarda okumak zorunda kaldım. Sonunda, dördüncü sınıfından başladığım Aksaray Deneme İlkokulu’nu bitirdim… Aynı ilkokuldan ben, Faruk Uğurlu, Erhan Süsler aynı sınıftan, Turan Sak da diğer sınıftan olmak üzere dört arkadaş Daçka’ya girdik.

1967 yılında İzci Obamız (Kalabalık olduğumuzdan, 'Bozkurt', 'Karakurt' diye ikiye ayrılmıştık.) Ayaktakiler (soldan sağa): Ali Çıkla, Ben, (Rahmetli) Ersin Balkan, Sevgili Hayrettin Cete Hocamız, Fuat Mahiroğlu, Hakkı Eren, Selahattin Kayalar, İbrahim Altınsay, Kemal Engin, Oturanlar (soldan sağa): Haluk Bal, İzzet Edige, Erhan Süsler, Hakan Okçal, Eşref Biryıldız
1967 yılında İzci Obamız (Kalabalık olduğumuzdan, ‘Bozkurt’, ‘Karakurt’ diye ikiye ayrılmıştık.)
Ayaktakiler (soldan sağa):  Ali Çıkla, Ben, (rahmetli) Ersin Balkan, Sevgili Hayrettin Cete Hocamız, Fuat Mahiroğlu, Hakkı Eren, Selahattin Kayalar, İbrahim Altınsay, Kemal Engin,
Oturanlar (soldan sağa): Haluk Bal, İzzet Edige, Erhan Süsler, Hakan Okçal, Eşref Biryıldız

Aile

Daçka  hikayem beşinci sınıfta annemle birlikte, müdürümüz Kamil Özkurt’un -kendisini saygı ve minnetle anıyorum- odasına gittiğimizde, üzerinde “Darüşşafaka Lisesi Başvuru Formu” yazılı kağıdı bize uzatıp, “Alın bunu, doldurun ve hemen başvurunuzu yapın,” demesiyle başladı.

Sınava girdim, kazandım; gazetede ismimi görmek ne büyük bir gururdu!

Yıllar sonra, ilkokul müdürümüz Kamil Özkurt’la çok sevgili hocamız Ruhi Sarıalp’in – yeri cennet olsun- cenazesinde karşılaştık. Can dostuymuşlar… Nereden nereye?

Ne mutlu ki, benzer duyguları paylaştığım dostlarım arasında Daçkalı ağabey ve kardeşlerim, çok değerli hocalarımız ön sıralarda yer alıyor. Çocuk yaşta karşılıklı sevgi, saygı ve güvenin yaşanması ne kadar önemli… Bunu okuldan ayrıldıktan sonra daha fazla anlıyor insan. Aile işte, daha ötesi var mı?

Futbol

Çocukluktan beri futbol en büyük tutkum… Futbola kalecilikle başladım; mahalle arkadaşlarım arasında yaşımın küçük olması nedeniyle önceleri genellikle beni kaleye geçirirlerdi. Sonra sağ açık, sol açık… En sonunda da sağ bek, sol bek, libero…

Tahminen 1968 yılında, Eski Bina'nın önündeki kömürlüğün girişinde maçtan önce, Ayaktakiler (soldan sağa)Taner Köseler, Eşref Biryıldız, (Rahmetli) Halit Soğukpınar, Ömer Pesen, İbrahim Altınsay, Oturanlar (soldan sağa) Oğuz Aydın, ben, Ümit Kıvman, Süleyman Kara
Tahminen 1968 yılında, eski binanın önündeki kömürlüğün girişinde maçtan önce. Soldan sağa ayaktakiler; Taner Köseler, Eşref Biryıldız, (rahmetli) Halit Soğukpınar, Ömer Pesen, İbrahim Altınsay
Oturanlar; Oğuz Aydın, ben, Ümit Kıvman, Süleyman Kara

Daçka’da orta üçe kadar futbol oynamak usulen yasaktı. Ama biz küçük sınıflar olarak, büyük teneffüslerde yine de, gerek eski binanın önündeki merdiven altında, gerekse ek bina yapılmadan önceki oyun alanımız olan, yakan top sahasında küçük lastik toplarla ne maçlar yapardık. Bir de basket sahasındaki minyatür kale maçlarımızın heyecanı, tadı başka olurdu.  Bu sahaları kapmak için son derslerde uyguladığımız taktikler,  koşuşturmalar da ne kadar heyecanlıydı!

ahminen 1968 yılında Türk Halk Müziği Koromuzun verdiği bir konserden bir kare Şef:Talha Çamaş Ağabey, Ben, Yalçın Ceylani, Cemail Baykuş, (Rahmetli) Doğu Hüyük, Ahmet Dinçel, Nejat Olgun, (56) Hikmet Karaca, Erman Süsler ile birlikte
Tahminen 1968 yılında Türk Halk Müziği Koromuzun verdiği bir konserden bir kare.
Şef Talha Çamaş, ben, Yalçın Ceylani, Cemail Baykuş, (rahmetli) Doğu Hüyük, Ahmet Dinçel, Nejat Olgun,  Hikmet Karaca (56) , Erman Süsler, Sungur Ağagil ile birlikte

 

 

Malum, futbol sahası liseli ağabeylere aitti. Bizler ancak hafta sonları, daimi-evci maçları için sahayı kullanabiliyorduk.

Ancak, orta üçe gelince, durum değişti. Biz de iyi bir sınıf takımı olarak, okul turnuvasında yerimizi alıp ağabeylerimizle, kıran kırana maçlar yapar olduk.

Ne maçlar yaptık

Lise 2’den itibaren okul takımında yer aldım ve İstanbul liseler arası futbol turnuvaları kapsamında çok çekişmeli maçlar yaptık. Özellikle, 56 (Hikmet Karaca) ile ortak anımız olan, Maltepe sahasındaki Ferit İnal Lisesi maçımızı unutamam.

Lisansiyer olarak herhangi bir takımda sporcu olmak, disipline çıkıp okuldan atılmayı gerektirecek bir suçtu. Buna rağmen, bazı ağabeylerimiz o zaman İstanbul Amatör Futbol Ligi’nde yer alan Darüşşafaka Amatör Futbol Takımı’nda oynuyorlardı. Orta üçteyken, ben ve sınıf arkadaşım Eşref Biryıldız’a da takıma girmemiz konusunda telkinde bulundular. Ancak, takıma girmeyi beklemememizi, ilk bir-iki sene sadece antrenmanlara katılabileceğimizi söylediler. Heyecanlanmıştık… Fazla düşünmeden karar verdik ve ziyaretçi günü olan Çarşamba günleri öğleden sonraları Çarşamba Fatih’ten Bakırköy’e, Zuhuratbaba sahasına antrenmanlara gitmeye başladık. O zamanki ulaşım olanakları ile nasıl gidebildiğimize, çamurlu sahada antrenman yapıp, sahaya yakın bir çeşmede yarım yamalak yıkanıp nasıl tekrar 17:30 etüdüne yetişebildiğimize hala şaşıyorum; ne hevesmiş !

1976 yılında İnönü Stadı'nda şampiyon olup İstanbul 1. Amatör Kümeye yükseldiğimiz maçtan sonra kutlamamızdan bir kare (Oturanlarda sağdan 4. Ben, sağdan 2. Cemail Baykuş ile beraber)
1976 yılında İnönü Stadı’nda şampiyon olup İstanbul 1. Amatör Kümeye yükseldiğimiz maçtan sonra kutlamamızdan bir kare. Oturanlarda sağdan 4. ben, sağdan 2. Cemail Baykuş ile beraber

 

Pele ayakkabılarım ve şampiyonluk

Bir Cumartesi günü Sirkeci’den aldığım ‘Pele’ marka ilk futbol ayakkabılarımı giyip okulun yatakhanesinin beton zemininde ‘trak, trak’  ses çıkararak yürüyüşüm, sonunda ayakkabılarımla yatıp uyumam bugün gibi hafızamda…

Hazırlık maçları bitmiş, sezonun ilk maçına çıkacağız. Yedek olarak bir-iki sene beklemeye razı iken, Şeref Stadı’nın soyunma odasında, ‘Aksaray’a karşı oynayacağımız ilk İstanbul İkinci Amatör Futbol Ligi maçımızın kadrosu okunup da takımda sağ açık olarak ismimi duyunca inanamamıştım. Daçka’da yedi yıla yakın süren amatör futbolculuk maceram böylece başlamış oldu. İstanbul Birinci Amatör Küme’ye ancak, beş yıl üst üste ikinci veya üçüncü olduktan sonra altıncı yılda, son üç maçımızı İnönü Stadı’na aldırıp galip gelerek yükselebildik.

1972 Okul Futbol Takımımız (Yedeklerle birlikte, hatırlayabildiklerim): Ayaktakiler: (Soldan sağa)M.Ali Ünal, Nejat Olgun, Eyüp Karteper, Ümit Kıvman, Yalçın Ceylani, Eşref Biryıldız, (Rahmetli) Fethi Pirlepeli Oturanlar: (Soldan sağa) Cemail Baykuş, Ben, (Rahmetli) Doğu Hüyük, Halil Gökçeoğlu, (56) Hikmet Karaca, Ömer Pesen
1972 Okul Futbol Takımımız yedeklerle birlikte, hatırlayabildiklerim :
Soldan sağa ayaktakiler : M.Ali Ünal, Nejat Olgun, Eyüp Karteper, Ümit Kıvman, Yalçın Ceylani, ?, Eşref Biryıldız, (rahmetli) Fethi Pirlepeli
Oturanlar : Cemail Baykuş, ben, (rahmetli) Doğu Hüyük, ?, Halil Gökçeoğlu, (56) Hikmet Karaca, Ömer Pesen

Uçan kaleci olayı

O yılki bir maçımızı hiç unutamam; spor adına, arkadaşlık adına ibret verici bir hikayedir:

Ligin sonuna yaklaşıyorduk… Şeref stadında, şampiyonluktaki rakiplerimizden Alemdar takımıyla oynuyorduk… Bir hafta önce Alemdar yine şampiyonluk adayı Gedikpaşa takımına yenilmiş ve yarıştan geri düşmüştü. Maçın başlamasıyla, her türlü sportmenlik dışı hareket ve sertlikle üstümüze gelmeye başladılar. Buna rağmen, ilk yarı 1-0 üstünlüğümüzle sona erdi.

İkinci yarının başında durum eşitlendi. Derken, maçın 80. dakikalarında bir gol daha atmamızla oyun karıştı… Rakip takımın kalecisi gol kararı veren hakemi yumrukladı. Hakemin maçı iptal etmesi üzerine de tüm rakip takım oyuncuları neden olduğunu anlayamadığım bir tavırla benim üzerime saldırdı. Seyircilerin de sahaya girip üzerime doğru geldiklerini görünce “herhalde buradan sağ çıkamayacağım” diye geçti içimden. Tüm rakip takıma karşı, benimle birlikte sarıldığımız daire içinde kalan bir arkadaşımla beraber kendimizi inanılmaz bir kavga, dövüş içinde bulduk. Bir an, karşı takımın kalecisinin karate yapar şekilde, uçarak ayaklarıyla yüzüme doğru uçtuğunu gördüm. Yana çekilmemle, saldırıyı sadece sol kaşımın üzerindeki sıyrıkla savuşturdum. Fakat bu arada, dengemi kaybedip yere düştüğümden öldüresiye tekmelere maruz kaldım. İki arkadaş, uzun bir mücadeleden sonra, bir şekilde kaçıp, kendimizi soyunma odasına kilitledik. Sahada emniyet gücü olarak sadece iki polis memuru varmış. Onların gelip kapıyı tutmasıyla, saldırganların bizi soyunma odasında linç etmelerinden kurtulduk… Ben o gün maçtan sonra, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki spor malzemecimizin düğününe gideceğim için maça takım elbise, kravatla gelmiştim. Oysa ki duş bile yapamadan, yüzüm kan içinde soyunma odasından çıkmaya hazırlanıyordum ki, Naci ağabey yanında bir sivil polisle birlikte gelip hakkımda öldürme kastıyla adam yaralamak suçundan şikayet olduğunu ve Ortaköy Karakolu’na gidip zanlı olarak ifade vermem gerektiğini söyledi. Ne olduğunu bilmiyordum. Akşam saat dokuza doğru kafası tamamen sargılar içinde birisini getirdiler. Söylediklerine göre; kafasına iki yerden, on bir ve on üç dikiş atılmış. Gelen kişiye dikkatli bakınca bir de ne göreyim; bana havada uçarak tekme atan kaleci değil mi?  Ben ne kadar bunu yapanın ben olmadığımı, aksine benim kaşımı yaralayanın o kişi olduğunu söylesem de kimseyi inandıramadım. Sonuçta, karşı takımın idarecisinin “ikna edilmesi” sonucu o kişi benden davacı olmadı. Ancak bana, o kişiye kırk gün içinde bir şey olursa benim sorumlu olacağımı içeren bir ifade imzalatıp beni serbest bıraktılar. Sürekli sağlık durumunu sorup ona bir şey olmasın diye dua ediyordum; şükür ki, sağlığı yerindeydi. Kırk günün sonunda bir gün, takım arkadaşlarımızdan ikisi bana gelip, “Recep, sen tekmeyi yiyip ‘ahhh’ diye bağırdığında dayanamayıp kavgaya girdik ve seninle birlikte yerdeyken, ona biz saldırdık” dediklerinde donup kaldım, ne diyeceğimi bilemedim…

1.Foto: 1972 yılında Şeref Stadı'ndaki bir okul maçında, Yalçın Ceylani ile birlikte başarısız bir gol girişimimiz.
1972 yılında Şeref Stadı’ndaki bir okul maçında, Yalçın Ceylani ile birlikte başarısız bir gol girişimimiz.

Boğaziçi günleri

Boğaziçi Üniversitesi Okul Futbol Takımının kaptanlığını yapmış olmanın gururu ve onurunu da yaşadım. Boğaziçi’nde oynayan birçok arkadaşımızı ve antrenörümüz rahmetli Turgut Yelmer ağabeyi de Daçka’ya kazandırıp maçlarımızı kolej takımı havasında, keyif alarak oynuyorduk. O dönemde, Sarıyer ve Galatasaray Kulüplerinden dolaylı olarak gelen teklifleri nazikçe “ben futbolu zevk için oynuyorum, hedefim okumak” diyerek geri çevirdim.

Kurallar içinde yoldaşınıza inancı ve güveni, rakibinize saygıyı, kendinize hakim olmayı, yenilgide asla pes etmemeyi, başarıda mütevazı olmayı, tüm bunların da ancak fizik ve ruh sağlığı ile başarılabileceği gerçeğini ön plana çıkaran keyifli aktiviteleri, eğlenceleri içeren Boğaziçi Üniversitesi ‘Sportmenler Birliği’nin üyelerinden biriyim. Maalesef, bizden sonra kapandı; yazık…

1972 yılında Şeref Stadı'nda Eşref Biryıldız ile birlikte
1972 yılında Şeref Stadı’nda Eşref Biryıldız ile birlikte

Sakatlamamak için futbolu bıraktım

Futbolu bırakmamın nedenine gelince, uzun süren sakatlık sonunda tekrar antrenmanlara başlamıştım. Kendimi iyi hissediyor, tekrar takıma girip maçlarda yer almayı sabırsızlıkla bekliyordum. Eyüp Stadı’nda İstanbulspor Genç Takımı ile hazırlık maçı yapıyorduk. Sağ bek oynuyordum. Maç başladı; o da ne? Karşımda benim eski sol açık halim oynuyor… Devre bittiğinde soyunma odasına gidip formamı çıkardım ve Naci ağabeye, “Eğer ikinci yarıya çıkarsam o çocuğu sakatlayabilirim. Onun önünde daha nice yıllar var; ben futbolu bırakıyorum,” dedim. Son maçımdı… Kişinin kendisini bilmesi gerek…

Yıllar içinde takımda okuldan Semih Barutçu, rahmetli Kamil Sağlamyürek, Cemail Baykuş, Eşref Biryıldız, Günay Sönmez’le birlikte oynadık. Bizden önce de Selahattin Terzi ve Ertuğrul Çubuktepe ağabeylerin oynadığını biliyorum.

Kod adım Recai

Okulda olduğum dönemde, disiplin korkusu nedeniyle, maç kadrosundaki ismim “Recai” olarak geçiyordu. Maçların ertesi günü arkadaşlarla birlikte, gazetelerin spor sayfalarında Recai’nin kaç yıldız aldığına bakardık 🙂 Aslında, şimdi düşününce, okul yönetiminin bundan haberinin olmaması pek inandırıcı gelmiyor. Demek ki göz yumuyorlardı diye düşünüyorum.

“Daçka Amatör Futbol Takımı” deyince, fahri Daçkalı Naci Akçay ağabeyi sevgi ve saygı ile anmak isterim. Sadece Daçka’nın adının bir dönem futbolda da duyulmasını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda da, o dönemlerde kulübümüzün yıllık genel kurul toplantılarında yeterli katılımcı üye sayılarına ulaşması, dolayısıyla kulübümüzün kapanmaması için verdiğimiz büyük uğraşlarda çok emeği geçmiştir.

Futbol dışında okulda eskrimle de ilgiliydim. İlk kurulan eskrim takımının başarılı bir oyuncusuyken, o yılki Türkiye şampiyonasına bir hafta kala, bir önceki dersimiz boş geçtiği için futbol oynayıp terli terli eskrim antrenmanına geldiğimde hocamız bana, “Ya futbol ya eskrim, seçimini yap,” deyince, “futbol” dedim…

recep-altay-06
1972 yılında Abant’taki İzci kampımızda bayrak töreni sırasından bir kare Soldan sağa: Eşref Biryıldız, (borazanda) ben, Selahattin Kayalar, Mehmet Erişkin, (rahmetli) Ersin Balkan, Kahraman Türel ile birlikte

İzcilik

Okuldayken izciydim ve borazan takımındaydım.  Milli bayramlarda, törenlerden sonra trampet ve borazan eşliğinde Fatih’te caddelerde ne güzel gösteriler yapardık… Bütün halk, gerek yanımızda gerekse evlerinin camlarından ellerinde Türk bayrakları, tezahürat ve alkışlarla coşkulu bir şekilde bize eşlik ederlerdi.

O zamanlar, bizde kız öğrenciler olmadığından ortak sosyal aktiviteleri kardeş kız okulları ile birlikte yapardık. Ben aynı zamanda Türk Halk Müziği korosundaydım ve kardeş okulumuz İstanbul Kız Lisesi idi. Onların okulundaki çalışmalara ne büyük heyecanla, koşarak giderdik.

Lise son sınıfta, başkanlığını yaptığım Türk Halk Müziği ve Folklor Kulübü olarak bizden küçük kardeşlerimizden oluşan çok başarılı bir Erzurum ekibimiz vardı. O yıl Milliyet Gazetesinin düzenlediği Türkiye Liselerarası Folklor Yarışması’nı unutamam. Ankara ve İzmir’den sonra son gösteri İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’ndaydı. Müthiş bir gösteriden sonra heyecanla sonuçları beklemeye başlamıştık. Sonuçta, ‘genel değerlendirmede’ İzmir Türk Koleji’nin ardından ikinci olduğumuz ‘açıklandığında’ sevinememiştik.

Aynı yıl Kütüphane başkanlığı da yapıyordum. O dönemde, her gün kütüphanede etüt yapmak için yapılan yoğun başvuruları değerlendirip, kısıtlı sayıdaki yerlere adam kayırmadan yerleştirme yapabilmenin zorluğunu yaşamış olmamın, iş hayatımdaki yöneticilik kariyerime büyük katkısı olduğuna inanırım.

Bu vesile ile, okuldaki birçok sosyal kulüp etkinliklerinin rehber hocalığını yapan Sevgili Hayrettin Cete hocamızı anmadan geçemeyeceğim. Kendisine sağlıklı daha nice yıllar dilerim.

Futbolun yanında yüzme, yelken, tenis, kayak, bisiklet sporları ile aktif olarak ilgilendim. Halen, Boğaz trafiği elverdiği ölçüde bisiklete binmeye ve yürüyüş yapmaya çalışıyorum.

Uzun zamandır Türkiye Ligleri futbol maçlarını seyretmiyorum. Kazanmak için her yolun mübah sayıldığı, yöneticilerin, takımların, rakip taraftarların birbirlerine düşman duruma getirildiği bir ortamın sporla ne ilgisi olabilir? Maalesef, bu genel anlamda toplumumuzun tüm sosyal kesimlerine, karşısındakini ötekileştirip yok sayma şeklinde olumsuz yönde yansıyor. Toplum barışı için çok tehlikeli bir durum…

Basketbolun yanı sıra, tenis, kar kayağı, bisiklet, motosiklet ve otomobil yarışlarını ve çok sert ve fiziğe dayalı bir spor olmasına rağmen, övgüye değer fair-play ruhuyla oynanan rugby maçlarını seyretmeyi seviyorum.

DSK yöneticiliği

1996-97 sezonunda Daçka Spor Kulübü’nde Ali Kahyaoğlu Ağabey başkanlığındaki Yönetim Kurulu’nda Genel Sekreter olarak görev yaptım. O dönem, yönetim kurulunun çoğunluğu bizim sınıf arkadaşlarımızdan kurulu idi. Grup olarak kulübümüzü destekleme kararı almıştık. Haluk Semiz, Nedim Gürbüz, İbrahim Altınsay, Taner Köseler, Adil Çavaş ve bizden küçük İsmail Özsöz hatırlayabildiklerim… Birlikte, özverili çalışmalar ve aldığımız kararlarla kulübümüze hizmet etmeye çalıştık…

2. Foto: DSK 100. Yılı kutlaması sırasında, Talha Çamaş Ağabey, Gökhan Sunter, Oğuz Altay'la birlikte 'selfie'mizm
DSK 100. Yılı kutlaması sırasında, Talha Çamaş Ağabey, Gökhan Sunter, Oğuz Altay’la birlikte ‘selfie’miz

DSK’nın geçen yıl almış olduğu, Darüşşafaka-Doğuş yapılanması kararını destekleyip oy verenlerden biriyim. Bu oluşumun hem Darüşşafaka camiasına hem de Türk basketboluna olumlu katkıları olacağına inanıyorum. 100.Yıl kutlamasına da bu duygu ve düşüncelerle katıldım. Umarım DSK adına, arzu ettiğimiz geri dönüşleri kısa zamanda alırız…

Bu dönemde, değerli destek ve katkıları için Cemiyet başkanımız sevgili Talha Çamaş ağabeye,  özverili gayret ve çalışmaları için de DSK’nın tüm Yönetim Kurulu Başkanı ve üyelerine, yönetici ve çalışanlarına teşekkür etmek isterim.

İş hayatında ortaklık zor

Sevgili Ruhi Sarıalp hocamız beni Yüksek Denizcilik Okulu’na almayı çok arzu etmişti ama ben Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümünü tercih ettim. 1978’de İşletme bölümünden mezun olduktan sonra hemen iş hayatına atıldım.

Perşembe Pazarı’nda, Bali Makine San. ve Tic. AŞ.’de ilk pazarlama ve satış deneyimlerimin ardından seksenli yılların başında bir arkadaşımla birlikte hazır giyim işine başladık. Ancak, “iş başka, arkadaşlık başka” sözünün ne kadar doğru olduğunu anlamam uzun sürmedi; yeniden profesyonel hayata döndüm. Mart 1984 – Mart 1989 arası, dış ticaret deneyimlerimi borçlu olduğum Ram Dış Tic. AŞ’de Comecon (Doğu Bloku) sorumlusu olarak görev yaptım. Ayrıldıktan sonra, Hollanda merkezli uluslararası büyük bir şirketin Türkiye temsilcisi olarak beş yıl kadar özellikle Batı Afrika ülkelerine gıda ürünleri ağırlıklı ihracat ve Brezilya’dan çekirdek kahve ithalatı yaptım.

Daha sonra, bir yıl kadar Tursem/Sunways Şirketler Grubunda turizm ve havayolu yöneticilik tecrübem oldu. O da sona erince, yeniden tekstil sektörüne döndüm. Üç yıllık bir ortaklıktan sonra, temelde ortaklık problemleri nedeniyle işi ortağıma devredip ayrıldım. 2004-2009 yılları arasında bu kez bir dostumun yönetici ortağı olduğu Odak Şirketler Grubu adına Çin’de yerleşik olarak Türkiye’ye yüksek kaliteli kömür tedariki işini organize ettim. Bu bana Çin’de, Çin ile iş yapmanın yepyeni tecrübelerini kazandırdı.

DSK 100. Yılı kutlaması sırasında eşim, Refiye Altay'la birlikte
DSK 100. Yılı kutlaması sırasında eşim, Refiye Altay’la birlikte

Geçtiğimiz yıldan (2014) beri de, sadece ülkemizi değil, tüm dünyayı oyun sahası olarak görüp geçmişten dersler çıkararak, pes etmeden, inançla yeniden başlayarak edindiğim tecrübelerimi dış ticaret danışmanı olarak, başta 3 boyutlu yazıcılar alanında olmak üzere muhtelif sektörlerdeki değerli şirketlerimizle paylaşıyorum.

Yıllar içinde, sosyal sorumluluk bilinciyle, halen üyesi olmaktan gurur duyduğum Darüşşafaka Cemiyeti, Darüşşafakalılar Derneği, Darüşşafaka Spor Kulübü, BÜMED, Boğaziçi Mezunlar Cemiyeti, BÜVAK’ta (Mütevelli Heyeti Üyesi) hem çeşitli komitelerde hem de yönetim kurullarında görev aldım. Kişiliğimin oluşmasında çok şey borçlu olduğum Daçka ve Boğaziçi’nin yücelmesi için elimden geleni yapmaya gayret ettim ve sonuna kadar da devam edeceğim.

ök/fa mart 2015

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.