Ana Portreler Seyfi Öngider : Daçka’nın “milli sporu” basketboldur

Seyfi Öngider : Daçka’nın “milli sporu” basketboldur

2466
0
PAYLAŞ

Seyfi’yi önce dönem arkadaşı Nurettin Elhüseyni’den tanıyalım :

Kararlılık ve esneklik, alçakgönüllülük ve özgüven bir arada olabilir mi? Daçka sayesinde yakın dost olduğum Seyfi, böyle bir bileşimi mizacında çok doğal halde taşıyan biridir. Hepimizi içinde bulunduğumuz şartlar belirler. Ben Seyfi’yi çok değişik şartların belirlediği bir hayat çizgisine yönelmiş (haydi şaka yollu takılayım, sözgelimi Çorlu eşrafından biri olarak yetişmiş) olsa bile, aynı sağlam, olgun ve kendisiyle barışık kişiliğin damgasını vurduğu bir konumda hayal edebiliyorum. Onun musikişinas, ehlikeyif, ince mizah duygulu, her türlü el işine yatkın, hakşinas mahalle kabadayısı gibi çevresini kollayıcı olduğunu ancak yakından tanıyanlar bilir herhalde. Hayatın neredeyse her alanında birçok şeyi paylaştığımız Daçka dostluğumuzu bu kısacık tanıtımda gelişigüzel birkaç film karesini art arda sıralayarak aktarabileceğim: Oldukça küçük yaşta kendi başımıza Topkapı Sarayı’nı gezdikten sonra, izlenimlerimizi giriş biletlerinin arkasına karalayışımız. Ali Sami Yen’in açık tribününde Metin Oktay’lı Galatasaray’ın Arap Güngör’lü Şekerspor’u 4-0 yenişini izlerken, amcaların forvet hattı numaralarıyla sıradaki gol bahsine hayretle bakışımız. Boylarımızın verdiği avantajla ilk kez gittiğimiz Çiçek Pasajı’nda, jargonu bilmeyişimizden seyyar satıcılara sipariş vermemiz ve onun bir türlü bitiremediğim Arjantin birasını lıkır lıkır içişi. Taksim Meydanı’nda bir keresinde şaşaalı popülizmiyle Demirel’i dinleyişimiz, bir keresinde de Sadun Aren hocanın kitleyi iktisat dersiyle uyuttuğu, Aşık İhsani’nin ise coşturduğu TİP mitingine katılışımız. Bir dönem müdavimi olduğumuz Halim’in kahvesinde onun (çok kazandığında bir kısmını geri vermeyi ihmal etmeyerek) ustaca poker oynayışı, benim ise kenardan seyretmekle yetinişim. Kumkapı’da “Kırık Çatal” meyhanesini, Karagümrük’te bir tek tek şarapçısının kocaman ve kunt tek masalı üst katını keşfedişimiz. Bir amcamın ve hemşerilerimin Sarıyer’de askerlik yaptığı havacı birliğine girişimiz ve bir çavuşun mutfakta pişirttiği etlerle birlikte asker karavanasından kuskus yiyişimiz.
Birkaç yıllık aradan sonra 1984’te ilk karşılaşmamızı aktararak, henüz okumadığım öz-portresiyle sözü ona bırakayım. Hapisten çıkışımda eşimle birlikte Tahtakale’de çocuklar için eldivenlere bakarken, izlenmenin uyandırdığı irkilmeyle arkama döndüğümde, Seyfi’yi eşi Dilek’le birlikte bizi gülümseyerek seyrederken buldum. Sözleşip tekrar buluştuğumuzda, onun kaçak olması nedeniyle hiçbir yere oturmaksızın saatlerce taban tepip bir sürü şey konuştuk. Sonradan içeriye girdiğinde, laf arasında İbrahim Altınsay’ın dershanede öğretmenlik yaptığını öğrendiği eşi Gülengül aracılığıyla bize haber ulaştırmayı bildi.

 

Fedakarlık abidesi
seyfi-ongider-011954 Çorlu doğumluyum. Beş kardeşin en küçüğüyüm. Bilindiği gibi Trakya’da Balkan göçmenleri yoğundur. Benim ailem de Balkanlar’dan, Romanya’dan gelmiş. Babamlar 1913’te Balkan Savaşı sonrasında, annemler ise 1934’te, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce gelmişler. Askeri fırında çalışan babam bir askeri araçla odun almaya giderken 1956 yılında meydana gelen bir trafik kazasında öldüğünde ben iki yaşındaymışım. Babama dair bir şey hatırlamıyorum. Beş çocuğundan en büyük kızı evli olan annem diğer dört çocuğuyla birlikte 39 yaşında dul kalmış. O yıllar düşünüldüğünde bir mesleği olmadığı gibi okur-yazar da değil. Buna rağmen, başka bir evlilik yapmadan hepimizi büyüttü. Çorlu’daki askeri hastaneye hastabakıcı olarak girdi ve bütün çocuklarını okutmaya çalışarak yetiştirdi. Bugünden bakınca inanılmaz bir hikâye gibi geliyor ama muhtemelen Daçkalılarda böyle anne çoktur. Kadınların erkeklerden çok daha cesur ve güçlü olduğunu bilmek için Daçka’ya bakmaya da gerek yok ama bunu kendi yaşam hikâyemden de biliyorum.

Mahallenin gururu

İlkokulda iyi bir öğrenciydim, öğretmenlerim özel ilgi gösterirlerdi. Beşinci sınıftayken öğretmenimiz olan, dönemin Çorlu Savcısı’nın eşi olduğunu hatırladığım Nuriye öğretmen çok iyi ve şefkatli bir kadındı. Beni de çok severdi. Yaz tatilinde bana o dönem için çok göz alıcı, ciltli, büyük bir kitap hediye etmişti, adını unutmadım: Amerika’da Bir Türk Çocuğu. Başarılı ve önemli biri olmanın ölçütü ABD’ye gitmekti demek (ABD’deki sınıf arkadaşlarımın kulakları çınlasın!). Nuriye Öğretmen beni ve iki sınıf arkadaşımı daha Darüşşafaka’nın sınavlarına yönlendirdi. Diğer iki arkadaşımdan biri Orhan Dıramca’dır. Orhan’la evlerimiz yakındı ve aynı sınıftaydık. Sonuçta 1965 yılında girdiğimiz sınavlarda Orhan üçüncü, ben de sekizinci olarak kazanmıştık. O dönem Hürriyet gazetesi yazardı Daçka’yı kazananları ve bir komşumuzun gelip bize haber verdiğini hatırlıyorum. Elbette mahallede iki çocuğun birden isminin gazetede çıkması ve İstanbul’a yatılı okula gidecek olması büyük olaydı. Bütün mahallenin gururu olmuştuk.

Boşuna yuva denmiyor

Seyfi8NoluDackaDarüşşafaka’nın yatılı olması elbette on bir yaşında bir çocuk için kolay bir şey değil… Birden ailenden kopuyor ve kendi başına kalıyorsun. Bu durumla başa çıkmakta çok zorlanan arkadaşlarımız arasında yatakhanede battaniyenin altına gizlenip göz yaşı dökenler olurdu. Ancak ben çok zorlandığımı söyleyemem. Galiba Darüşşafaka’nın bana vaat ettiklerinin farkındaydım ve isteyerek gelmiştim. Daimi olmak da ayrı bir statüdür ve galiba daimiler evcilerden daha çabuk, daha çok birbirlerine yakınlaşıyor ve kaynaşıyorlardı. 11-19 yaş aralığı tam da kişiliğini bulduğun dönem ve başta daha yakın arkadaşların olmak üzere, bütün arkadaşlarınla çok fazla şey paylaşıyorsun. Sonuçta Daçka esas evin, gerçekten “yuva” olup çıkıyor. Daha sonraki hayat için hemen her türlü hazırlık burada yapılıyor. Tabii öğretmenlerden çok veya onların yanı sıra arkadaşların tarafından şekillendiriliyorsun. Askerlik, hapishane ve yatılı okul arkadaşlığı çok özeldir; her gün, 24 saat boyunca çok fazla şey paylaşılır ve insanlar birbirini unutmaz… Ben bu üçünü de yaşadım ve tabii en önemlisi Daçka’ydı; beni ben yapan şeylerin başında Daçka’nın geldiğini söyleyebilirim. Daçka gibi, ergenlik döneminden gençliğe geçiş sürecinde, hem de sekiz yıl gibi uzun bir süre yaşanılan bir kurumun hayatınızda silinmez izler bırakması, hatta hayatınızı, kişiliğinizi şekillendirmesi kaçınılmaz tabii.

1973 ve sonrası

seyfi-ongider-02
Ayaktakiler soldan : Seyfi Öngider, Nurettin Elhüseyni, Fahri Pakna; oturanlar Selahattin Kayalar, Sadettin Can. 1968.

1960’lı yılların ikinci yarısı ve 1970’lerin başları Türkiye’nin çok özel bir dönemidir; bir toplumsal ve siyasal uyanış süreci ve kaçınılmaz olarak da çok çalkantılı bir süreç… Ancak o zamanki okul yönetiminin bizi toplumdan büyük ölçüde tecrit ettiğini, okul dışında sürüp giden hayata fazla değmeden, hatta hemen hiç karıştırmadan mezun ettiğini düşünüyorum. Daha doğrusu 1973’te mezun olan bizim sınıfa kadar bu tecrit hali sürdü ama bizim hemen ardımızdan okul tam anlamıyla “karıştı”. Bunda yeniden yükselen ve şiddetli çatışmalar eşliğinde etki alanını çok genişleten siyasal-ideolojik duyarlılıkların yanı sıra bizim zamanımızın becerikli okul yönetiminin, Nazıma Antel ve arkadaşlarının da ayrılmasının rolü olabilir.

O zaman hâlâ bir erkek yatılı okul olan Daçka’da tam da bizim okuduğumuz yıllarda Müdire olan Nazıma Antel ve yine kadın yardımcıları (Zuhal ve Aynur hanımlar) okula egemendiler. Böyle kadın öğretmenlerin yönetiminde olan bir erkek yatılı okul olarak Daçka’nın o yıllardaki durumu ilginçtir ve belki de üzerinde daha çok düşünmeye ve incelenmeye değerdir.

Yetkin kadro, ilginç dönem

Yine o yıllarda yöneticilerin dışında öğretmenlerin de galiba çoğu kadındı ve şimdi dönüp baktığımda iyi bir öğretmen kadrosu olduğunu görüyorum. Yerli ve yabancı iyi öğretmenlerin yanı sıra öğrenciler de iyiydi. Yine o tarihlerde ana veya babası olmayanların yanı sıra ana babası olanların da okula alınması daha geniş bir kesim içinden daha yetenekli çocukların seçimini mümkün kılıyordu herhalde. Çünkü bu dönem Daçka’dan mezun olanlara bakarsanız birçoğunun sıradan insanlar olmadıklarını görebilirsiniz. Bunun Türkiye’nin o dönemine ait nedenlerinin yanı sıra esas olarak Daçka’nın o dönemine ait nedenleri olmalıdır. Sanırım Daçka, parasız ve yatılı bir okul olarak, döneminin en kaliteli eğitimini veren kurumuydu. İslami cemaatler başta olmak üzere daha sonrasının ve bugünün “vakıf okulları” o yıllarda henüz yoktu ve Daçka alt sınıfların yetenekli çocukları için neredeyse tek seçenekti. Dolayısıyla iyi öğrencileri kendisine çekebiliyordu. Diğer arkadaşlarımın da yaşam hikâyelerinden biliyorum ki, ülkenin dört bir yanında Daçka’yı bilen iyi öğretmenler en iyi öğrencilerini Daçka’ya yönlendiriyordu. İçinde bulunduğumuz dönem artık çok farklı. Daçka gibi çok seçenek var artık ve Daçka’yı bir eğitim kurumu olarak yeniden ele almak ve inşa etmek isteyen olursa, bu dönemi, Nazıma Hanım’ın yönetimindeki 1965-73 yıllarını mutlaka özel olarak incelemelidir.

Melike Doğramacı

Ben öğrenci olarak fena değildim, ilk yıllar daha iyiydim. Sonraki yıllarda da sınıflarını geçen ve bugün “sosyal” denilen derslere ilgisi ve yeteneği daha çok olan bir çocuktum; tarihi severdim, kompozisyonlarım iyiydi. Lise sınıflarında edebiyat öğretmenimiz olan Melike Doğramacı bazen derslerde beni kürsüye oturtur ve sınıfta tartışmalar yaptırırdı. O yıllar Milliyet gazetesinde Abdi İpekçi’nin yaptığı röportajlar önemliydi. Bana onları anlatıp, örnek verdiğini hatırlıyorum. Galiba sezdirmeden bana gazetecilik-yayıncılık yolunu açıyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, sinirlendiğini, bağırıp çağırdığını hiç hatırlamadığım, yumuşacık bir insan olan Melike Hoca’nın sezgileri ve yönlendirmesi çok güçlüymüş diye düşünüyorum. O zamanlar, öğrenci-öğretmen ilişkisi içinde tabii ki farkına varmak mümkün değildi ama gerçekten öğrencilerle yakından ilgilenildiğini ve yönlendirildiğini görüyorum. Daçka sonrasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girmeme rağmen hayatım gerçekten de gazetecilik ve yayıncılıkla geçti. Gazeteler, dergiler çıkardım, kitaplar yazdım; hâlâ da yayıncılıkla uğraşmaya devam ediyorum. Demek bendeki “cevheri” Melike Hanım görmüş… Dedim ya gerçekten iyi öğretmenlerimiz vardı.

Yayınlanmış kitap kapakları

Basketbol, judo, siyaset

Daçka’da öğrenciler spora teşvik edilir ve herhalde basketbolun Daçka’nın “milli sporu” olduğu tartışılmaz. Boyum biraz uzun olduğu için ben de hemen basketbola yöneldim. İlk yıllar abilerimizden gördüğümüz kadarıyla ve tabii yine onlardan fırsat bulduğumuz anlarda eski açık saha veya eski spor salonunda oynayarak biraz basketbolu öğrendik, geliştik. Bizim sınıf takımı iyiydi; Orta 2’den itibaren üst sınıfları zorladığımızı, bazı okul şampiyonalarında daha büyük sınıfları yendiğimizi hatırlıyorum. Okullar arası turnuvalarda ise hem orta kısımda, hem de lise kısmında başarılı maçlar oynamış ve üst turlara çıkmıştık. Bizden sonraki sınıftan da iyi basketçiler vardı ve özellikle lise döneminde İstanbul’un en iyi okul takımlarından biri olduğumuzu hatırlıyorum. Gazete kupürlerinde de görüldüğü gibi, o yıllarda okul maçlarını gazetelerin spor sayfaları verirdi, 5 üzerinden not falan da verirler ve haftanın karmasını seçerlerdi. Ben de dahil çeşitli arkadaşlarımızın bu karmalara zaman zaman seçildiğimizi hatırlıyorum.

Basketbolun dışında bir ara Müdür Yardımcısı Avni Baturer’in aracılığıyla judo ile de ilgilendim ama ondan pek hoşlandığımı söyleyemem. Avni Hoca ile aramız iyiydi ve daha çok onun hatırı için bir süre ilgilenip sonra bıraktım. Yaklaşık 25 yıl sonra, bizim bir üst sınıftan arkadaşımız Limon Fethi’nin [Fethi Pirlepeli] cenazesinde Avni Hoca ile karşılaştık. Görünüşü, hali, tavrı bizden farklı değildi. Ben tanımadım, bir sınıf arkadaşımıza sordum çaktırmadan kim ve hangi sınıftan olduğunu, “ya bizim Avni Hoca, nasıl tanımadın ?” deyince çok şaşırdım. Sonra Daçka’nın o yıllarına ve öğretmenlerin siyasi eğilimlerine ilişkin çok ilginç bir sohbet yaptık; bizim sağcı bildiklerimizin solcu, solcu sandıklarımızın ise sağcı olduğunu anlatmıştı! Kendisiyle de hoş bir şekilde dalga geçmişti…

Yavuzer Çetinkaya, Zeynep Oral ve Yaşar Kemal
Yavuzer Çetinkaya, Zeynep Oral ve Yaşar Kemal

Yavuzer Çetinkaya

Demek ki o tarihlerde veya en azından Daçka’da öğretmenlerin siyasi eğilimleri öğrencilerle ilişkilerine yansımıyordu. Aslında çok tuhaf, bir öğretmenin dünya görüşü öğrencilerle olan ilişkisine yansımayacak da nereye yansıyacak? Ama öyleydi demek ve Nazıma Hanım’ın sıkı denetiminin ve anlayışının bunda rolünün olduğunu tahmin ediyorum. Haksızlık etmemek için şunu da söyleyeyim ki, belki de öğrencilerini ve bir bütün olarak okulu o kalın duvarların arkasındaki acımasız, hoyrat hayattan korumak istiyordu, zarar gelmesin diye düşünüyordu, bilemem… Ama sıkı bir tecrit ve okulun içine kapanan bir hayatımız olduğu kesindir. Bu konuda belki bir istisna kısa bir süre psikoloji öğretmeni ve rehber öğretmen olarak okulda görev yapan sinema ve tiyatro oyuncusu Yavuzer Çetinkaya’dır. Biz Lise 2 veya 3’teyken gelmişti ve bizimle arkadaş gibi yakın ve eşit ilişki kurduğunu, her şeyi rahatlıkla konuştuğumuzu hatırlıyorum. Muhtemelen bu nedenle Nazıma Hanım kendisinden pek hoşlanmamıştır; sanki öyle söylentiler de vardı ve zaten okulda da uzun süre kalmamış, bir süre sonra ayrılmıştı.

Ülke çapında öğretmenler

Yavuzer Çetinkaya gibi Türkiye’nin çok önemli bir sinema ve tiyatro sanatçısının öğretmenimiz olduğunu hatırlayınca yine beden eğitimi öğretmenimiz, Türkiye’nin o zamana kadar atletizmde olimpiyat madalyası sahibi ilk ve tek atleti olan Ruhi Sarıalp aklıma geldi. Gerçekten iyi bir beden eğitimi öğretmeniydi, bilimsel yöntemler uygulardı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi hocalarından Prof. Kemal Önen orta kısımdayken biyoloji derslerimize gelirdi. Nazıma Hanım’ın hatırına ve Daçka’ya destek için geliyordu herhalde. İngilizcesi bizden daha iyi değildi ve sınavlarda eline bir cetvel alarak sıraların üzerine çıkardı. Muhtemelen eğleniyordu çünkü kimseye bir fiske vurduğunu hatırlamıyorum, biz de bu arada bir tıp profesöründen biyoloji dersi almış oluyorduk.

Antrenörlerimiz değişikti

Okul basketbol takımındayken bizi çalıştıran esas olarak beden eğitimi öğretmenlerimiz oluyordu, ortaokul döneminde ise lise takımının kaptanı da koçluk yapardı. Ortaokuldayken bizi İzzet Abi’nin çalıştırdığını hatırlıyorum. Ruhi Hoca da dahil, beden eğitimi öğretmenlerimiz basketten pek anlamazlardı doğrusu. Belki bunun da etkisiyle bir dönem İngilizce öğretmenimiz olan ve herhalde o yıllar için Daçka’nın en renkli, en ilginç öğretmeni olan Hayrettin Cete’nin bizi çalıştırdığını hatırlıyorum. Aslında onun da basketle ilgisi yoktu ama kondisyon kazanmamız için 10 dakikalık teneffüslerde eski- tarihi binanın merdivenlerini inip çıkmamızı söyler ve denetlerdi de. Teneffüslerde o merdivenleri inip çıkmışlığımız çoktur. Herhalde orta takımdayken olmalı, lisedeyken bunu yaptırabileceğini sanmıyorum…

Spor ve Sergi Sarayı, basketbol mabedimiz

DackaSporSergionu
En önde görülen gözlüklü Öktem ile en sağda görülen 56 Hikmet arasında Seyfi. Takım maç için Spor Sergi Sarayı’nın önünde beklerken.

 

Orta 3’te iken, yani demek ki 1970 yılında, hem okul takımında hem de Darüşşafaka Kulübü’nün yıldız takımında oynuyorduk. Kulüp bize lisans çıkarmıştı ve hafta sonları genellikle o zaman Spor Sergi Sarayı denilen Harbiye’deki kapalı spor salonunda maçlarımız olurdu. Bizim yıldız maçları pazar günleri sabah erken saatlere konurdu. Dolayısıyla pazar günleri Spor Sergi’ye sabah girer, bizim maçımızdan sonra tribüne çıkar, akşama kadar diğer maçları izlerdik. Lig maçlarını da izlediğimiz olurdu.

Muhbirimiz çalıştı ve disiplin kuruluna verildik

Darüşşafaka Kulübü’nün yıldız takımında okul yönetiminden habersiz, daha doğrusu izinsiz oynuyorduk. Çünkü nedense o zamanlar okul yönetimiyle cemiyet veya kulüp arasında bir sorun, bir anlaşmazlık vardı. Okul yönetimi öğrencilerin kulüpte oynamalarını istemiyordu ve biz de mecburen gizli oynuyorduk. Tabii bu ne kadar gizlenebilir bir şeydi, bilemiyorum.

Okul-MaclariO zamanlar cumartesi günleri öğlen saat bire kadar okul vardı, dersler sürerdi ve bizim de bir cumartesi öğleden sonra yine Spor Sergi’de maçımız vardı. Fatih-Çarşamba’dan Şişli-Harbiye’ye gitmek kolay değil, bayağı uzak. Okuldan hemen çıkarsak ancak yetişebileceğimiz bir saatteydi ama derslerin bitiminde, haftasonu olduğu için İstiklal Marşı söylenir ve tören yapılırdı. Askerlikteki içtima gibi herkes katılmak zorundaydı. Biz maça yetişmek için bu törene katılmadan çıktık ama bizi gören üst sınıflardan biri, idarenin gözde öğrencilerinden olan bir abimiz bizi ihbar etmiş. Sonuçta biz maça yetiştik, oynadık. Okula döndüğümüzde müdür yardımcısı okuldan kaçtığımızı ve bayrak törenine katılmadığımız için disiplin kuruluna çıkacağımızı bize tebliğ etti. Nitekim bütün basket takımı disiplin kuruluna verildik ve her birimiz bayrak törenine katılmadığımız için suçlu bulunarak birer gün okuldan uzaklaştırma cezası aldık. Okul idaresi ile kulüp arasındaki anlaşmazlık böyle tuhaf bir şekilde öğrencilere patlamıştı. Tam hatırlamıyorum ama muhtemelen bu olaydan sonra bizim “lisanslı basketbol” oynama dönemimiz de sona erdi. Lise takımındayken kulüpte oynamaya devam etmedik, oysa devam etsek belki Daçka’yı o zamanlar daha üst liglere çıkarmak açısından yararı olabilirdi. Belki bizim de hayatımızda basketbol farklı bir şekilde yer almaya devam ederdi. Ama böyle saçma sapan bir çatışmada biz kurban olduk…

68, 78 kuşakları

1973’te mezun olduktan sonra basketbolla ilişkim hemen hemen bitti. Çok seyrek olarak oynama fırsatım oldu. Uzaktan uzağa haber almak, Daçka kaçıncı ligde, ne yapıyor diye merak etmek dışında, kulüple de bir ilişkim olmadı.

DACKA73_PALMIYE_YEMEK_18-02-2012
DŞ 65-73’lüler yemeği. Palmiye. 18 Şubat 2012. Ayaktakiler: Suat, Faruk, Nedim, Fehmi (arkadaki), Seyfi, Haluk Bal, Mustafa, Recep, Hamza, Sadettin, Sinan’ın arkadaşı, Önder, Kemal, Nihat. Oturanlar: Turan, Ümit, Sinan’ın arkadaşı, Sinan’ın eşi, Sinan, İbrahim, Nurettin, Taner Soyak, Fuat, Adnan.

İstanbul Üniversitesi’ne, İktisat Fakültesi’ne girdim, bu arada Türkiye de “12 Mart dönemi” denilen bir baskı döneminden çıkıyor ve yeni bir döneme giriyordu. 12 Eylül 1980 darbesine kadar sürecek bu yıllar siyasal olarak çok hareketliydi ve başta üniversite gençliği olmak üzere gençlerin büyük çoğunluğu kendilerini siyasal bir mücadelenin içinde buldular. 12 Mart dönemi 68 kuşağını ezmişti ama arkasından bugün artık “78 kuşağı” denilen yeni bir kuşak geldi. 12 Eylül darbesi de bu kuşağı ezecekti ama bu arada 78 kuşağı denilen o yılların gençleri bu ülkede derin izler bırakan bir toplumsal mücadelenin parçası, öznesi oldular. Gençliklerinden gelen hatalar da yaptılar elbette ama bu ülkenin en iyi evlatları arasında yer aldıklarına kuşku yok. Ben de bu 78 kuşağı’nın bir parçasıyım. Daçka’dan sonra bu kuşağın siyasal-toplumsal mücadelesi içinde olgunlaştık ve içinde yaşadığımız ülkeye, topluma karşı sorumluluklarımız olduğu bilinciyle, anlayışıyla bugüne kadar geldik. Bundan sonra da böyle gidecek…

Her insan yaşamı boyunca yaptıklarıyla kendi heykelini yontarmış; Daçka bunu öğreten, bunun öğrenildiği bir yerdir.

Sözümüzü ‘Daçka gurmeliği’ ile bitirelim 🙂 O yıllarda perşembe günleri öğle yemeğinde kadınbudu köfte, barbunya ve revani çıkardı. Haftanın en muhteşem yemeğiydi. Aradan 40 yıl geçti, benim için hâlâ en muhteşem menü budur: kadınbudu köfte, barbunya, revani !…

ök/fa Mayıs 2015

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.