Ana Haberler Tribünden atılacak kadar tutkulu seyirci : Mithat Günay Yazgıç

Tribünden atılacak kadar tutkulu seyirci : Mithat Günay Yazgıç

2212
0
PAYLAŞ

Mithat abiyi önce ‘56’ nın anlatımıyla, sonra kendi sözleriyle tanıyalım :

MİT abiyi İstanbul’a tayininden sonra tanıdım. O ilk dönemlerde Cemiyet yönetimi hakkıda sert bir eleştiri yazmıştı listeye. Mali ve idari konularda birçok şeyi eleştiriyordu. Çok doğru, gerçekçi bir yazıydı. Ben de kendisini teyiden espirili bir mesaj yazdım ve yazımı o günlerde çok meşhur olan bir TV repliği ile bitirdim (baş ve işaret parmakları birbirine sürtülerek para ifade edilir ya, replikteki hareket o; ve söyle diyordu : “tamamen duygusal”). O TV reklamından haberi olmayan ve benim onun yazısıyla dalga gectiğimi zanneden MİT abim, o aralar görüşmekte oldugu Mustafa Demirci, Oğuz Altay falana, “kim ulan bu 56 puştu !” diye beni sormus. Onlar da kendisine benim kim ve ne menem biri olduğumu ve o TV reklamımın özünü anlatmışlar. O an, demiş ki bu adamla tanışmak istiyorum. İngiltere’den ilk gelişimde MİT abi de dahil kalabalık bir ekip birlikte yemek yemiştik. O yemekte birbirimizi çok sevmiştik ve ondan sonra çok sık görüştük. Hala, özel günlerde kendisini arar, Türkiye’deyken evinde ziyaret ederim. Çok zeki, uyanık, enerjik, sempatik, espirili biridir. Gerek DC gerekse DSK ile hep çok ilgili olmuştu. Ama, Efes ile işbirliğimizden dolayı bir küskünlüğü olunca kısa süreli bir kırgınlığımız da olmuştu. Eşinin bir sağlık sorununu duyduğumda, ben sanki hiç birşey olmamış gibi kendisini aramıştım, o da yine hiç birşey olmamış gibi bütün sevgisiyle bana cevap vermiş ve kırgınlığımz birşey konuşmadan sona ermişti. Daha sonra, yine bazı DC uygulamalarından dolayı da DC’ye küstü ve şimdi arasıra, sadece Ortaköy’e takılıyor. Kendine has görüş ve espirileriyle email listesine yazılanlara katkıda bulunur ve her yaştan DŞ’li ile kolayca muhabbet kurar. Bu nedenle popüler ve sevilen bir ağabeyimizdir. Kendine güveni tamdır ve sözünü hiç esirgemez. Ben biliyorum ki DSK’ya gibi görünen kırgınlığı aslında DC ve DSK yöneticilerinedir ve bugün bile DŞ basketbol maçlarını, salona gelmese bile TV’den sürekli izlemektedir ve bizim bu konudaki sohbetlerimiz de süregelmektedir. Enerjik demiştim, ayrıca hayat doludur. Evde oturup emeklilik yapmaz. Seyahati ve denizi çok sever. Ayvalık’tayken bir teknesi vardı, sonra İstanbul’a gelince de bir teknesi oldu. Bakım zorlukları nedeniyle tekneyi sattı ama eşiyle birlikte deniz seyahatlerine katılır. Ayrıca, senede birkaç defa, yine eşiyle yurtdışı turlar yaparlar. Ailesine ve çocuklarına çok bağlıdır. (’56’ Hikmet Karaca)*

Abimin peşinden Darüşşafaka’ya

mithat-gunay-02
Orta 1. Soldan : Tamer Matay, Mit, Aycan Giritlioğlu. 1952.

1941, Adapazarı Doğumluyum. Babamı 1944 yılında kaybettikten sonra İstanbul’a taşındık. Henüz dört yaşıma girerken babamı kaybettiğim halde, O’nun yaşamımda bıraktığı bazı izleri bugün gibi hatırlıyorum. Babam Dr. Kamil Yazgıç, Adapazarı’nın ilk doktoruydu. Kendisi Darüşşafakamıza emeği geçmiş yazar Ahmet Mithat Efendinin en büyük oğluydu. Beykoz’u terketmiş, Adapazarına yerleşmiş ve okulunu yeni bitirip Adapazarı’na ebe olarak tayini çıkan annemle evlenmiş. Babamın ilk hanımından olma beş kardeşim dışında bir de ağabeyim var,  şimdi Çarşamba günlerinin Ortaköy müdavimi olan… Ağabeyimin peşinden 1952 yılında Orta 1’den Darüşşafaka’yı kazandım. Ağabeyim Ahmet Güngör Yazgıç benim dört sene önümdeydi. O bakımdan sanki ev hayatımın devamıymış gibi aile ortamında Darüşşafaka’da yaşadım. Ağabeyim dördüncü sınıftan başlamıştı. Batur, Hüdai, İsmail Kafescioğlu vs. ağabeylerimin koruması altında hissediyordum kendimi.

Bu bakımdan ağabeyimin sınıfı ile benim sınıfım arasındaki üç sınıftan, hiçbir ağabeyimden kıt yemedim… Ama abimin sınıfından öğrenciler, her teneffüste kabahatim olup olmadığına bakmaksızın  kafamı kollarının arasına alır, severcesine bol bol kıt’larlardı. Hele Mehmet Baturalp abi, özellikle sınıftan çıkmamı beklerdi !

‘Kelle Mithat’

Öğretmenlerimle aram çok iyiydi. O kadar iyiydi ki özellikle Gönül Soysallıoğlu hocam derste (Mithat bana su getir, Mithat bana dolabımdan not defterimi getir…) diye isteklerini üzerimde uyguladığından adım ‘ofis boy’a çıkmıştı. Ama sınıftaki lakabım kafamın büyük olması sebebiyle ‘kelle Mithat’ idi…

1952-1958 arasında rahle-i tedrisatından geçtiğim Tahir Nejat Gencan, Tahir Sevenay, Reşat Otyam, Mithat İli, Niyazi Akşit ,Fatma Şerbetçioğlu ,İhsan Tok ve diğerleri çok mutena öğretmenlerdi. Hemen hepsi tüm ülke orta ve liselerinde okutulan ders  kitaplarının yazarlarıydı. İhsan Tok Darüşşafakalıydı. Sadece bir hoca değil aynı zamanda ağabeyimizdi.

Ben eski bina öğrencisiyim. Altı yıllık okul yaşamımda sadece bir yıl bizi yeni binada misafir ettiler. Ama o binayı sevdiğimi söyleyemem. Aklımız fikrimiz eski binadaydı. Neyseki yemeklerimizi eski binada yiyor, hamam ihtiyacımızı da eski binada gideriyorduk. Hatırlatayım bir jargona göre eski bina 1 nolu bina, yeni bina 2 nolu binadır.

Kaçıncı sınıfta olduğunu hatırlayamıyorum, sadece bir sene hamam günlerimizi en eski tarihi hamamda gidermiştik. Tarihi hamam, ana giriş kapısında ziyaretçi odasının tam arkasında çok güzel bir yapıdır. Onbeş kişilik postalar halinde belirlenmiş günlerde bu hamama yönlendirilirdik. Sıcacık bir yerdi. Bugün rastlayacağınız türden göbek taşlı, kurnalı bir hamam… O yıl, hamam günlerimiz bizim için çok önemlidi. Gerçi hanımlar gibi, meyvelerimiz, dolmalarımız olmazdı yanımızda ama yıkandıktan sonra kurnalara falan oturur gırgırımızı tamamlardık.

Türbeden kavuk

Eski binada Lise 2 ve 3’de yatakhanemiz en üst katta ve 2 numaralı okula bakan tarafta, mutfağın tam üzerindeydi. Işıklar sönüp,nöbetçi belletmen yatakhanelerimizi terk ettikten sonra hemen pencerelere hücum edip haliçi ve Galata köprüsünü seyrederdik. Bir gece acayip yağmur yağıyor, tipi, fırtına gırla gidiyor. Bahçeye çıkalım mı diye bir fikir attı birisi. ‘Sittir’i çektik tabii. Bu havada okuldan dışarı çıkılır mı ? “Çıkılır”, dedi Yalçın Pekşen. “Ben türbeye gider gelirim.”  “Manyaksın sen oğlum” dedi biri. 25 kuruşuna iddiaya girdik. Yalçın pijamalarla fırladı çıktı yatakhaneden. Hıyar kapının önünde ıslanıp gelecek, sonra da bize türbeye gittim diyecek diye düşünürken biraz sonra Yalçın Pekşen başına türbedeki mevtanın kavuğunu giymiş olarak girdi yatakhaneden içeri ! Bizle dalgasını geçtikten sonra da kavuğu götürüp türbedeki yerine koydu, geri geldi. Türbeyi hatırlayanınız vardır mutlaka. Çarşamba caddesinden okula inen kısa rampanın köşesinde…

Birgün yine Yalçınla teneffüste Bekar Yaylasında yanyana dolaşıyoruz. Ağabeyimin iki yıl üstünde bir Atilla abimiz vardı. Bizi çağırdı yanına. Güreşin lan, diye emir verdi. Kolkola teneffüs yapan iki arkadaş başladık güreşmeye. Dedim ya; sınıfın en lapacı insanıydım diye, Yalçın beni bir kucaklayıp savurdu. İkimiz sağ kolumun üzerine düştük. Sağ kolum dirseğimden, üç yerinden birden kırıldı. Haydiii Cerrahpaşa’ya…

mithat-gunay-01
19 Mayıs hazırlığı 1955.  Ayaktakiler: ? , Ergin Gömüç, Ruşen Şirin, Ertan Mavituna, ? , Cengiz Gök, ? , Oytun Günay, ? . Orta: Hüseyin Kemerkapılı. Oturanlar: Mit, Hüseyin Öz, Ömer Aydın, Fatin, Yalçın Pekşen, (‘hafiye’) İhsan Çalış

 

Yemekhane, kopya, zula

Gençlerden işitiyorum da; sizler yemekhanede karışık otururmuşunuz. Masa başında üst sınıflardan bir abiniz olurmuş. Size muaşeret kuralları öğretirmiş o ağabey… Vallahi bizim zamanımızda yoktu böyle birşey. Biz birbirimize kazık atmakla uğraşırdık. Bi de abilerle mi uğraşalım. Yemeklerde ne olduğu önceden bilinirdi. Değişmez bir kuralımız vardı. Masadan bir kişi bir tabağı doldurur, diğer bir kişi arkası dönük beklerdi. Tabağı dolduran “bu kime ?” diye sorduğunda arkası dönük olan masadan bir isim söylerdi : Tamer’e !… İyi yemekleri böyle paylaştırırdık. Ama bunun da tezgahı ilk günden kuruldu. İki arkadaş anlaşırdık. Birimiz arkasını dönecek, diğerimiz o tabağın kime ait olduğunu söyleyecek. Çıngar çıkartır ve düzeni daha masaya otururken kurardık. Örneğin ben tabağı dolduruyorum, İsmet kime ait olduğunu söyleyecek. Önceden kararlaştırdığımız üzere ilk tabağa İsmet “banaaa !” der, dolu tabak ona gider. Yine önceden kararlaştırdığımız beşinci tabak “kimee ?” diye bağırdığımda ismet “sanaaa !” diye cevap verirdi. Şimdi masamızda bir abi olsa bu numarayı yapabilir miydik ? Parçalardı o abi bizi. Siz çok şanssızsınız !…

Kopya ve zulada üstüme yoktur

Her dersten kopya çektim !.. Küçüklerime kötü örnek olmamak için bu konuya fazla değinmeyeceğim ama, kopya çekmediğim ders yoktu. Keza sigara alışkanlığıma da Orta 3’de başladım. Pazar akşamları okula gelirken iki paket Bafra ve bir paket kibrit alırdım. Sık sık dolaplarımız arandığı için bu meretleri eski binamızın çatıdan tabana kadar inen yağmur oluklarına kırlangıçların yaptığı taş gibi yuvalarında saklardım. Bizim altı sene belletmenliğimizi yapan Mustafa ağabey, sigara içtiğimi bilirdi; dolaplarımı, kitaplarımızı koyduğumuz rafları, ceplerimi defalarca aramıştır. Hiçbir aramada yakalanmadım.

mithat-gunay-03
Mit,  Oğuz Altay,  Ragıp Sedetmen. Eski binada İzci odası. 2001.

 

Herkes atıldı oyuna girdim !

Darüşşafakaya giren herkes, önceleri bezlerden yaptıkları, sicimle sarmaladıkları toplarla koridorlarda futbol oynamakla spora başlar. Benim de spor hayatım bu bez toplarla başladı ve başladığı gibi de bitti. Sınıfın en hımbıl çocuğuydum. Beni hiçbir takıma almazlardı. Beceremezdim.

Rahmetli Nedret Uyguç, Lise 1’de bizim sınıfa kaldı. Hem cüsseli ve hem de iyi basketçiydi. Lise 2’de bir Çarşamba günü Spor Sergi Sarayı’nda Galatasaray Lisesi ile oynayacağız. Seyirci olarak okuldan çıkmamıza izin vermediler. Nedret beni oyuncu listesine yazmış. Takımla birlikte çıktım okuldan. Sekiz kişiyiz… Galatasaray Lisesi ile maçımız başladı. Bir süre sonra hakem Nedret’i oyundan attı. Nedendir bilmiyorum ama faul sebebiyle değil. Bundan eminim (burada okuyucuya Nedret’in çok asabi olabildiği ve çeşitli vukuatları olduğunu hatırlatalım). Diğer oyuncular da Nedret’in atılmasından sonra agresifleştiler, basketi bırakıp adeta gelene gidene faul yapmaya başladılar. Son üç dakikaya girdiğimizde 20 sayı falan gerideyiz. Son oyuncuyu da attılar. Yedekte birtek ben kaldım !.. O güne kadar sadece seyirci olan ben, ayağımdaki üç numara büyük lastik ayakkabılarla oyuna girdim. Sonradan Kadıköy’de, Moda’da falan oynayan bir Galatasaraylı oyuncu vardı. Ben de şu herife bir çakayım dedim. Oğlan ilerlerken bana çarptı. Ben 1.80 yere uzandım. Okul hayatımda sporla ilgim budur !… Ama iyi bir seyirciydim. O tarihlerde Fenerbahçe’nin basket ve voleybolda adı bile geçmezdi. Ama biz basketbolda da ve en az onun kadar voleybolda İstanbul Liginin tozunu atan takımdık.

mithat-gunay

‘Kominist’ rozetler !

Yeni binamızın ön tarafına (ben iki numaralı bina diyeyim çünkü o binaya kardeşlerimin eski bina dediğini biliyorum) kauçuk zeminli bir basket sahası yapılmıştı. Açılış için Çekoslavakya’dan bir takım getirdiklerini çok iyi hatırlıyorum. Maçtan önce Çekoslovak takımın antrenörü biz çocuklara cicili bicili rozetler dağıttı. Çok sevindik. Ama akşam etüdünde rozetleri tetkik ettiğimizde küçücük de olsa rozetlerde orak-çekiç amblemleri olduğunu gördük. İdareye ispiyonladık. O zamanlar ‘koministlik’ tu-kaka ya, topladılar bizden rozetleri…

Duvardan seyircilik, tribünden ihraç

Dediğim gibi basketbolda ve voleybolda fırtınaydık. Her iki takım da antremanlarını kapalı salonumuzda yaparlardı. O salonda seyirci yeri olmadığından duvardaki ahşap barlara tırmanmam koşuluyla beni antremanlara alırlardı. Orada asılı vaziyette seyrederdim abileri. Bu imtiyazımın sebebi, abimin sınıf arkadaşları olan Batur (Mehmet Baturalp) ve Hüdai (Budanur) abilerimin, bir küçük sınıftaki Dursun (Açıkbaş) ve Güray Yıldız abilerin ve en önemlisi Nedret’in bana olan yakınlıklarıydı. Nedret’le üç sene aynı sınıfta okuduk ama ona hep abi dedik. Müstesna bir insandı.

Ben DSK’da yönetici değildim. Cemiyette de olduğu gibi DSK da beni dolgu macunu gibi Haysiyet Divanı üyesi yapmıştı. Ne önümüze bir dosya geldi, ne de bir kez toplantı yapmamız nasip oldu.

Fakat sıkı bir seyirciydim. Hareketli oluyor diye karşı tribünü tercih ederdim. Yine bizim sahamızda bir maçta hakem acayip hatalar yapıyor. Çıldırtıyordu oyuncuları ve seyircileri… Önden dördüncü sırada oturuyoruz. Sağ tarafımızda Derbentliler her zaman olduğu gibi havalarda… Son periyotta hakem yine bariz bir hata yaptı. Ben de “yaa hoca içine ettin maçın !” diye bağırdım. Vallahi “içine sıçtın” falan demedim. Dediğim aynen bu :  içine ettin maçın…

İki dakika sonra yanımda oturan Levent (elbette Tumlu) “yuh ibne çocucuğu” diye sevimli bir iltifatta bulundu. Hakem oyunu durdurdu. Aynı elinin iki parmağıyla polislere bizi işaret edip, atın bunları dışarı, dedi,  attılar. Büfenin yanında bekliyoruz başımızda dört tane polis. Ben de “hakemden şikayetçiyim 3005 sayılı kanuna göre onu da getireceksiniz karakola, bizi tahkir etti” dedim… Levent hala sorar “tahkir etmek ne demek abi” diye… Neyse bizi karakola götürmeden maç bitiminde azat ettiler. İşin kötüsü evime geldiğimde karşı kapı komşum, sesimi duyup kapısını açtı ve bana “abi sizi hakem neden dışarı attı?” diye sordu. Meğer maçı televizyondan seyretmiş. Yakın çekim falan, görmüş komşum rezaletimi…

40 yıl Anadolu

Mezuniyetten sonra Anadolu yolculuğum başladı tam 40 yıl. Askerlik, avukatlık, noterlik derken 40 yılım Anadolu’da geçti…

1958’de mezun olduktan sonra Ankara Hukuk’u tercih ettim. Çok şükür İlkokul birden Üniversite sona kadar 15 yıllık tahsil hayatımı 15 senede bitirdim. Ama hiçbir zaman flaş öğrenci olmadım. Evlatlarımın ve torunlarımın da öyle olmasını istemem. Ailece prensibimiz “5’ten şaşma, 6’yı aşma !”dır.

1962’de okulumu tamamlar tamamlamaz İstanbul’da avukatlık stajıma başladım. Malum, staj bir yıldır. Altı ayı adliyede, altı ayı avukat yanında tamamlanır.

Adliye stajına İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Kaçakçılık bürosunda başladım. Bir aydır bu bölümdeki staj süresi. Belgelerimi baş katibe verdim. Staja başlamış oldum. Ertesi gün ben, savcılıkta çalışan memur gibi yine Kaçakçılık Savcılığı kalemine geldim. Başkatip yaşlı bir adam. Gözlüklerinin üzerinden bana baktı. “Neden geldin ?” diye sordu. “Staja geldiiim”, diye safiyane cevap verdim. Adam gözlüklerini çıkarttı. Koltukta arkasına yaslandı: “Bak oğlum, bu büroda senin gibi 29 tane stajyer var. Gördüğün gibi 3×5 eşittir 15 metrekare odada üç kişi çalışıyoruz. Sen git 30 gün sonra gel, belgeni al” dedi bana…

Baktım ve gördüm ki adliye stajı tatava. Baro vestiyerlerine ufak kağıtlara yazdığım el ilanları astım. Avukat stajyerim, yanında meslek öğreneceğim avukat arıyorum ilgilenenler vestiyer görevlisine kart bıraksın meailinde bir yazı… Akşam vestiyerleri dolaşıp kartları topluyorum. Bir numaralı vestiyerde yaşlı bir avukat var. Ben ilanımı duvardan alırken “nedir o ?” diye sordu. İlanı eline verdim okudu. Cebinden kartını çıkartıp verdi bana. Avukat Suat Tahsin Türk… Meğer bu üstad, Üsküdar Faciasının, Dumlupınar Denizaltısı olayının falan avukatı, çok meşhur biriymiş. O gittikten sonra vestiyerdeki görevli “bu adamı kaçırma “ dedi bana.

Adliye stajım devam ederken ben artık Suat Bey’in de stajyeriydim. Karaköydeki Baylan Pastahanesinin üzerinde üç odalı şahane bir büroda bana da bir oda ve kendi odasının da anahtarını verdi. Çok iyi anlaştık, ama ben askerliğime başladıktan sonra Suat Beyin Üsküdar Faciası mağdurlarının tazminatlarını alıp İsviçre’ye kaçtığını öğrendim. Vallahi benim suçum yok !…

Stajımla ilgili küçük bir anekdot daha : Ben alışmışım ya adliye stajını yaptığım yerlere staj başlama yazısını teslim edip, on beş gün veya bir ay sonra gidip stajını başarıyla bitirmiştir yazısını almaya… Son stajım Beşinci İcra Dairesinde. Belgelerimi teslim ettim, otuz gün sonra final yazımı almaya gittiğimde İcra Memuru suratıma baktı, “kimsin sen ?” diye sordu. “Stajyerinizim, final belgemi almaya geldim” dedim. Adam bana bir daha baktı. “Ben seni ilk defa görüyorum, yarın gel, stajına baştan başla” demez mi !… Suat abiye gidip durumu anlattım. Tanıdığı bir avukata telefon etti. İki saat sonra benim staj bitirim belgem yazıhaneye geldi. Suat abi belgemi verirken “bana 25 lira borçlusun, arkadaş bu belgeyi almak için 25 lira vermiş” dedi.

İstanbul’a ve basketbola dönüş

1999’da İstanbul’a tayinimi istedim ve Bakırköy 25. Noterliğine atandım. O tarihten itibaren Basketbol 1. Liginde güzel maçlar çıkartan Darüşşafakamızın sıkı takipçisiydim. Ne zaman ki maddi zaruret sebebiyle Kulübümüze Efes Pilsen ortak edildi ve hatta Efes’in ikinci takımı durumuna düşürüldü, ben de basket maçı seyirciliğini bıraktım ve Spor Kulübü üyeliğimden de istifa ettim. O zamanki cemiyet yönetiminin Kulübe maddi desteğini kesmesi küskünlüğümün ilk sebebidir.

mithat-gunay-06
Mit, Ersin Unaner, Adnan M., İ. Kasapoğlu, Muammer, Oğuz Altay, Hüseyin Gündoğdu, Dinçer Doğu, Nevzat Birkal, Özdemir Başat. (Barohan 2000)

Şimdilerde de iyi bir televizyon izleyicisiyim. Aynı sebeplerle küskünlüğüm süregelmekte… Gerek Cemiyetin, gerekse Kulübümüzün bugünün şartlarında takımı maddi olarak yüklenemeyeceğini idrak etsem de, diğer kanallarda yapılabilecek kısıntılara seyirci ve taraftar desteği ile takımımızı sırtlamanın mümkün olabileceğini düşünüyorum.

2006 senesinden bu yana emekliyim. Noterlik Kanununa göre 65 yaşını tamamlayana mesleğe devam şansı tanımazlar. Yazlarımı Bodrumda ve Yunan adalarında geçiriyorum. Kış mevsiminde İstanbul’dayım. Kışın en büyük tutkum, 1952’den bu yana beraber olduğumuz Darüşşafakalı (“Daçka” lafını kullanmak bizim zamanımızda dayak yememize sebep olurdu) arkadaşlarımla ayda bir kez akşam yemeklerinde birlikte olmaktır.

mithat-gunay-05
Büyük Kulüp 2013. Aycan Giritlioğlu, İsmet Kasapoğlu, Nevzat Birkal, Tamer Matay, Mit, Adnan Mercan, Yalçın Pekşen, Ertan Mavituna, Ömer Aydın.

15 senedir yaz ayları haricinde bu alışkanlığımızdan hiç vazgeçmedik.

* ’56’nın esrarını çözmek için Hikmet Karaca portresini okuyabilirsiniz.

ök/fa/56 nisan 2015

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.