PAYLAŞ

Tuncer abinin okuldaki halini resimleri görünce hatırladım. Bir yandan zerafet, bir yandan kararlılık, bir yandan bıçkın hissini nasıl uyandırıyor diye sorgulardım ama anılarını okuyunca anladığımı sanıyorum. Portresini çok kolay yaparız diye düşünmüştüm çünkü Ali Kahyaoğlu’nunkini yaparken Tuncer abiden çok organize bir resim yardımı almıştık. Ama tam da öyle olmadı 🙂 Benim takip tacizlerimi her seferinde incelikle karşılayıp çalışmasını sürdürdü ve sonunda şöyle bir cümle ile güzel taslağını yolladı: “Öktem merhaba, man to man ve pres savunman sonucu nihayet tamamlayabildim. Ekte gönderiyorum.” Teşekkürler Tuncer abi, biz de keyifle okuyacağız.

Baba ve anı kaybı…

Yedi yaşına gelmiş bir çocuğun babasıyla ilgili keyifle anlatacağı anıları olmaması beni hep hüzünlendirdi.

Üsküp göçmeni (hem ana hem de baba tarafı) iki çocuklu bir ailenin küçük oğlu olarak Üsküdar’da dünyaya gelmişim. Binbaşı rütbesi ile Kuleli Askeri Lisesi’nde görev yapmakta olan babamı ilkokula başladığım hafta kaybettim. Ne olup bittiğini anlamadığımı, Gülseren abla dediğim dünyalar tatlısı birinin alıp beni evine götürdüğünü ve bir müddet onlarda kaldığımı hatırlıyorum. Görevi nedeniyle çoğunlukla benim uyku saatlerimde evde olan babamla ilgili bugünlere taşıyabildiğim ve anlatabileceğim anım yok gibi. Niye böyle diye hep sorguladım ama bir cevap bulamadım. Yedi yaşına gelmiş bir çocuğun babasıyla ilgili keyifle anlatacağı anıları olmaması beni hep hüzünlendirdi.

Babamın ölümünden sonra evin kirası ve geçimini sağlamak için maaşlarını bir araya getirmekten başka çare bulamayan üç dul kadının (annem, anneannem ve halam) yaşadığı bir ortamda büyüdüm. Sevgili anneciğim, her anne gibi son derece sevecen, fedakâr ve yaşadığımız ortamda ender görülebilecek bir İstanbul hanımefendisi, bir “lady” idi. Benden 10 -11 yaş büyük ağabeyim doğal olarak kendi dünyasında, ben de yaşımın dünyasında yaşadığımızdan birlikte paylaştığımız anılarımız da oldukça sınırlı. Fenerbahçe taraftarı olmamın nedeninin ağabeyim olduğunu ve beni Mithatpaşa stadına maçlara götürdüğünü hatırlıyorum.

Listede üçüncüyüm

Mahalle kavgaları, sarhoş olmak, okuldan kırmak, küfür etmek, argo konuşmak, kahvede pişpirik oynamak önemli değerlerdi.

Çocukluğum ve gençliğim, babamın vefatı sonrası taşındığımız Yeldeğirmeni’nde geçti. İlkokulu bu semtte, Osman Gazi İlkokulunda okudum. O zamanlar Yeldeğirmeni, İstanbul’un namlı bitirim semtlerinden biriydi. Kasımpaşa’dan aşağı kalmazdı. Mahalle kavgaları, sarhoş olmak, okuldan kırmak, küfür etmek, argo konuşmak, kahvede pişpirik oynamak önemli değerlerdi. Darüşşafaka olmasaydı hayatım bu değerlerin erdem olarak kabul gördüğü bu ortamda geçecekti.

Anneme Darüşşafaka’yı kimin önerdiğini bilmiyorum. Sağlığında ona bu konuda sormadığım soruyu sormak aklıma anacığımın vefatından çok sonra ve Darüşşafaka’nın kıymetini yaşayarak anladığımda geldi. 1960 yılının iletişim imkânları belli… Sınavı kazanıp kazanmadığımı öğrenmek için okula gittik. Yeşil kapının yanında camlı panoya asılı listede kendimi aramaya başladım. Anacığım çok ümitli olmadığından ismimi aramaya yedeklerden ve listenin altından başladı. Oysa ismim başlardaydı… “Anne bak üçüncü olmuşum,” dediğimi ve anacığımın bana sıkı sıkı sarıldığını unutmam mümkün değil.

1962-1963 Orta 2 yılları
1962-1963, Orta 2 yılları

Semahat Aköz yaklaşımı

Bugün de böyle yapabilen öğretmenler var mı bilemiyorum…

Okulun ilk günlerinde yorgan altında ağlayanlardan biri de bendim. Yatakhane penceresinden gözüken Galata ve Unkapanı köprülerinin üzerinden geçen otobüslere bakar ve “dışarıda” oldukları için otobüs şoförlerini kıskanırdım. Hazırlık sınıfında iyi öğrencilerden biriydim ve İngilizce öğrenmeye tutku ile bağlıydım. Derslerle başım hemen hemen hiç belaya girmedi. En başarılı öğrencilerden biri olmadım ama “iyiler” arasında yer aldığımı düşünüyorum. Lise ikide sömestr başında “edebiyat/fen” ayırımı yapılırken, bir o sınıfa bir bu sınıfa gitmem, kararsızlığım, bazı hocaların korkutmaları ve bugünün deyimi ile “kanka” arkadaşlarım Atalay ve Kamil’den ayrılmak istemeyerek edebiyat bölümünü seçmem hayatımın gidişini etkileyen önemli bir karar oldu.

Edebiyat bölümü öğrencisi olarak en başarılı olduğum dersler; sosyoloji, felsefe ve mantıktı. Bu konuda muhteşem bir anım da var… Bu derslerin hocası, muhteşem bir insan olduğunu düşündüğüm Semahat Aköz (nur içinde yatsın, mekânı cennettir diye düşünüyorum). Benim ders notlarım da hep 10. Bir gün Semahat hanım beni kenara çekti. “Oğlum” dedi, “Ben seni iftihar öğrencisi olarak öneriyorum ama galiba fizik dersi ile bazı sorunların varmış. Eğer derslerimiz çakışıyorsa sen benim derslerime değil fiziğe çalış, fizik notunu düzelt. Benim seninle ilgili kanaatim tam ve değişmez”. Bugün de böyle yapabilen öğretmenler var mı bilemiyorum…

Yemek kapışma sanatından spora

Unutulmaz anılarımdan biri de, büyük teneffüste yemekhane penceresine konan artık ve kurumuş ekmeklere hep beraber gösterdiğimiz rağbet.

Darüşşafaka yıllarımın en sevdiğim yemeği kahvaltılar ve özellikle de beyaz peynirdi. Sınıf arkadaşlarımla aynı masada oturduğumuz dönemde zaman zaman “yemek kapışmaları” (dağıtım sorumlusunun – bazen de bu bendim – kendi yemeğini aldıktan sonra yemeği dağıtmak yerine “kapışın” diyerek masadakileri yemeğe saldırtması) olurdu. “Kapışın” komutu ile karavana içinde kalan son tulumba tatlısını kapma çabalarını ve yemek dağıtımında aramızda “yasal” olarak kabul gören “kazık atmaları” unutmak mümkün değil. Unutulmaz anılarımdan biri de, büyük teneffüste yemekhane penceresine konan artık ve kurumuş ekmeklere hep beraber gösterdiğimiz rağbet.

Spor, hayatımın tüm dönemlerinde benim için önemli oldu. Popüler olan her türlüsüyle ilgilendim. Spor hala hayatımda önemli bir yer tutuyor ve yapmaya özen gösteriyorum. Darüşşafakalı yıllarımın başlarında, kapalı spor salonunda antrenman yapan, açık sahada pırıl pırıl “atlas” formaları ile oynayan “dev adamlar” (Nedretler, Haşimler, Çaça Metinler, Nedimler ve diğerleri) basketbol aşkımın ateşleyicisi oldular. Büyük teneffüste gıpta ile seyrettiğim ve bir gün onun gibi olmayı düşlediğim “Sivori Sinan” ağabeyi de futbol aşkımı ateşleyenlerden biri olarak unutmam mümkün değil. Sivori Sinan ağabeyinkileri de taşıdım mı bilmiyorum ama birçok ağabeyimin futbol oynadıkları ayakkabılarını maç sonrası sınıflarına koşarak götürdüğümü biliyorum.

Okulda her türlü sporla ilgilendim. Ortaokulda basketbol takımında, lisede de yine basketbol, futbol ve voleybol takımlarında yer aldım. Masa tenisinde de fena değildim. Övünmek gibi olmasın ama basketbol ve futbol takımlarının “iyi” oyuncularındandım. Orta üçüncü sınıfta okurken bir hafta sonu mahalle arkadaşlarımla Beşiktaş kulübünün genç oyuncu seçmelerine gitmiştim. O zamanlar Beşiktaş’ı Spajiç çalıştırıyordu. İlk iki elemeyi geçtim ama okul nedeniyle üçüncü aşama için Şeref Stadına gidemedim. Lisanslı olarak Darüşşafaka futbol takımında ve basketbolda yıldız takımında pek çok maça çıktım. 1.70 boyunda biri olarak basketbolda pek şansım olamayacağı oldukça aşikârdı.

Şampiyon sınıf

1965-1966 İst. Şampiyon sınıflar Şampiyonu Lise 2
1965-1966 İstanbul şampiyon sınıflar şampiyonu Lise 2

Basketbolda oldukça başarılı bir sınıftık. Tabi ki en iyimiz Ali’ydi (Kâhyaoğlu). Galatasaray, Saint Joseph, Robert Kolej ve Haydarpaşa Lisesi en büyük rakiplerimizdi.

Galatasay Lisesi ile Kadıköy’de yaptığımız bir maçta Galatasaray’da oynayan Ferhan isimli bir oyuncunun (Galatasaray A takımında da forma giyiyordu) iki defa dirseği sağ gözüme geldi. Bilerek mi yaptı bilemem ama ikinci çarpmada göz kapağım yırtıldı. Beni apar topar hastaneye götürdüler. Başımızda da o zamanlar genç bir öğretmen olan matematik hocamız Melih Bey vardı. Hastanede beni kanlar içinde görmeye dayanamamış ve göz kapağıma “pens” atılırken bayılmıştı.  En unutulmaz anım ise, basketbolda sınıf olarak kazandığımız “İstanbul Şampiyon Sınıflar Şampiyonluğu”dur. 1966 yılında Tercüman Gazetesi “İstanbul Şampiyon Sınıflar Şampiyonluğu” adıyla bir basketbol turnuvası düzenledi. Turnuvaya katılan liseler de zaten basketbolda söz sahibi olan liseler; Galatasaray, Saint Joseph, Robert Kolej, Haydarpaşa Lisesi, Vefa Lisesi, Pertevniyal ve Darüşşafaka. Lise ikinci sınıf olarak önce okul şampiyonluğunu ve daha sonra da turnuvanın şampiyonluğunu kazandık. Kupamızı da Mithatpaşa Stadında bir Beşiktaş maçından önce aldık.

Müzik, tiyatro ne varsa…

Altmışlı yılların müzik toplulukları çoğunlukla üç gitar ve bir bateriden oluşuyordu. Biz de bu rüzgâra kapıldık.

Orta üçüncü sınıftan başlamak üzere kanıma spor yanında müzik de girdi. Elvis Presley, Beatles, Animals, Cliff Richard, Shadows ve diğerleri beni başka dünyalara götürdü. Lise yıllarında Atalay ve Kamil’le birlikte gitar çalmaya başladık. Altmışlı yılların müzik toplulukları çoğunlukla üç gitar ve bir bateriden oluşuyordu. Biz de bu rüzgâra kapıldık. Solo gitarda Kamil, bas gitarda Atalay, ritim gitarda ben ve bateride Ahmet Arman… Ben solistlik de yapıyordum. Solistlik maceram okul bittikten sonraki yıl da devam etti. Bunu ileriki satırlarda anlatırım.

1966-1967 Yerli Beatles
1966-1967, yerli Beatles sahnede.

Darüşşafaka’da yapılan popüler faaliyetlerin hiç birinden uzak kalmadım. Lise iki ve üçüncü sınıflarda okul piyeslerinde rol aldım. “Aceleci Kalp” oyununda “Boksör Digger”, son sınıfta “Harput’ta bir Amerikalı” oyununda “Mucit Ahmet Bulur” oldum. İngilizce olarak sahneye konulan “Servant of two masters” oyununda “Florindo”, bir sonraki yıl “Volpone” oyununda “Corbaccio” olarak sahnelerdeydim. Tüm piyeslerde Atalay ve Kamil de vardı ve onların rolleri benden daha öndeydi. Benim okul numaram 40, Kamil’inki 46 ve Atılay’ın 65. Edebiyat sınıfında numaralarımız peş peşe… İngilizce piyeslerde oynadığımızdan İngilizce hocamız Mr. Lowett sözlülerde bize torpil geçer, sıra bana geldiğinde “I must pass my actors” diyerek bizi sözlüye kaldırmazdı. Bir sömestr böyle geçti ve sömestr sonunda Mr. Lowett Atılay’ı ikmale (şimdilerde buna bütünleme deniyor galiba) bıraktı.

1967 mezunları
1967 mezunları

İlk kız arkadaş

Mezun olmak üzereyken meslek seçimi konusunda ne ailemden (zaten bu konuda klasik bir iki meslek dışında pek fazla bir şey söyleyebilecekleri de yoktu) ne de o zamanki Darüşşafaka’dan bilgi ve destek alamadım. Edebiyat mezunu olduğum için de “iktisat” en doğal ve mantıklı seçenek olarak duruyordu. Sınavlar sonunda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini ve ODTÜ’de de İşletme Fakültesini kazandım. ODTÜ’deki puanım mühendislik fakültesi için de yeterliydi ama ilk tercihime girmek zorundaydım. “Zaten İngilizce biliyorsun Ankara’da ne işin var” diyen büyüklerimi dinleyerek İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine kayıt yaptırdım. Bu kayıtlar sırasında hayatımın ilk “kız arkadaşı” olan birisi ile tanıştım. “Arkadaş” kelimesini özellikle vurguladım çünkü çoğu arkadaşım gibi, Darüşşafaka’da yatılı okuyan biri olarak karşı cinse, sadece cinsel obje olarak bakmak gibi bir saplantım vardı.

Darüşşafaka’da ruh gibi yakın olduğum arkadaşlarımdan birdenbire uzaklaşmış oldum ve büyük bir yalnızlık hissettim. ODTÜ sınavında mühendislik fakültesinin puanını da tutturmuştum ve kimya mühendisi olan teyzemin oğlu hem oldukça iyi para kazanıyor hem de ailede parmakla gösteriliyordu. Aklım Ankara’daydı. Ayrıca İktisat Fakültesine de çok ısınamamıştım. Kısa bir süre sonra okula devam etmemeye başladım. Bana çok önemli bir hayat dersi veren ilk “kız arkadaşımı” da görmez oldum.

Çakıl’da sahneye çıktım

Yevmiye olarak aldığım 30 TL de oldukça iyi bir paraydı.

O arada tesadüfler beni bir yola soktu. O yılların ünlü şarkıcılarından Berkant’ın daha önce solistliğini yaptığı “Boğaziçi Orkestrası” ile yine o yılların gözde mekânlarından “Çakıl Gazinosunda” sahneye çıkmaya başladım. Gazinonun assolisti Sevim Deran’dı. Programda Öztürk Serengil, Baki Çallıoğlu gibi zamanın önemli isimleri vardı. Semiha Yankı ise ailesi ile birlikte akrobasi hareketleri yapıyordu. Yevmiye olarak aldığım 30 TL de oldukça iyi bir paraydı. Evinde bir teybi bile olmayan, şarkıları radyodan ezberlemeye çalışan biri olarak işim hiç de kolay olmadığından sporla bağlarımı azaltmak zorunda kaldım. Bir müddet sonra ise “okumak” veya bu işi meslek olarak seçmek arasında bir tercih yapmam gerekti. Hem bu işi yaparken yaşadığım zorluklar, rekabet ortamı ve gördüklerim, hem de “bu işi” yapmayı tutku derecesinde istememem nedeniyle bu maceram da çok uzun sürmedi.

Sinan Cemgil günleri

İkinci kez girdiğim ODTÜ sınavında birinci tercih olarak yazdığım Mühendislik Fakültesi puanını tekrar tutturunca, teyzemin oğlu gibi kimya mühendisi olmak üzere Ankaralı oldum.

Ailemin para durumu malum… İmdadıma Darüşşafaka yetişti. O yılların en baba burslarından biri olan Kennedy Bursuna başvurdum. Darüşşafaka sayesinde hemen bağladılar. Burs ayda 500 TL. Çok iyi para… Tek istedikleri ders notu ortalamamın 2,5 üstünde olması… Ne yazık ki bu da pek uzun sürmedi.

1968 ODTÜ’nün en hızlı yıllarından… Sinan Cemgil’in, Yusuf Aslan’ın, Ertuğrul Kürkçü’nün ODTÜ’sü… Deniz Gezmiş’in sık sık geldiği ODTÜ’de birinci yurtta kalıyorum. Yurtları jandarma basıyor. Silahlı çatışma… Forumlar… Sinan Cemgil’in muhteşem hitabet gücü (bu yaşıma geldim, daha iyisini görmedim) ile sürüklediği kitleler… Boykotlar…

Sınıfta kaldım rahatladım

…sağ yumruğunu havaya kaldıranlarla sol yumruğunu havaya kaldıranlar, “Bağımsız Türkiye” sloganı atanlar ile “Tek yol devrim” sloganı atanların nerede ayrıştıklarını anlamaya çaba sarf ediyordum…

Zaten edebiyat mezunuyum, derslerde çabalıyorum ama sınıftaki canavarlara bir türlü yetişemiyorum. Bir taraftan ders çalışıyor, bir taraftan “Sosyalizmin ABC’si” gibi kitapları okuyup kendimi geliştirmeye, sağ yumruğunu havaya kaldıranlarla sol yumruğunu havaya kaldıranlar, “Bağımsız Türkiye” sloganı atanlar ile “Tek yol devrim” sloganı atanların nerede ayrıştıklarını anlamaya çaba sarf ediyordum. Dersler tüm gayretime rağmen iyi gitmiyor, sınıfta kalma düşüncesi bende büyük bir baskı yaratıyordu çünkü ailede herkes tarafından “akıllı ve çalışkan çocuk” olarak tanınıyordum. Sınıfta kalırsam bu insanların yüzüne nasıl bakacaktım. Yılın sonunda sınıfta kaldım ve rahatladım. Ne stres kaldı ne de başka bir şey. Dünyanın sonu da olmadı.

Birinci sınıfı tekrar ederken tekrar spora bulaştım. Ankara’da İkinci Ligde oynayan ODTÜ basket takımına girdim. İlk beşte şans bulamayınca şevkimi kaybettim ve bir müddet sonra da bu kitabı tamamen kapattım. Müzikle uğraşım zaten bitmişti. Bütün ağırlığı derslere verdim.

Birinci sınıftan sonra da problem yaşamadım. İkinci sınıfın başlarında peşine düştüğüm, bugün hayat arkadaşım ve iki çocuğumuzun annesi olan eşimle tanıştım.

Darüşşafaka’dan mezun olduktan ve özellikle de Ankara’ya gittikten sonra Darüşşafaka ve Darüşşafakalılarla tüm iletişimim koptu. Olgunlaşmış bir meyve gibi Darüşşafaka ağacından kopmuş, yere düşmüş ve tek başına kalmıştım. Ankara’da ve ODTÜ’de olan sınıf arkadaşım Osman Osmanağaoğlu ve benden bir yıl sonra mezun olan Cengiz Alparer dışında Daçkalılar çevremden yok olmuştu. Bunda elbette benim hatam vardı ama Darüşşafaka’nın bizleri yetiştirirken bizlere vermedikleri, veremediklerinin de etkisi vardı. Bize kucak açan, yediren, içiren, giydiren, misafir eden, eğitim veren bir okulda okumuştum. Yedi yıl boyunca o – yapması gerektiği gibi – vermiş ve ben de almıştım. Okul bittiğinde onun da işi bitmişti. Artık önümde onsuz yeni bir hayat vardı. Kendi başımın çaresine bakmalıydım. Hâlâ elimden tutacak, tutabilecek bir Darüşşafaka ve Darüşşafakalılar olduğunu hemen hemen hiç düşünmedim.

İş hayatından sonra Darüşşafaka’ya dönüş

Üniversite sonrası iş hayatımın yaklaşık otuz yılı İstanbul dışında geçti. Beş yıl MKEK ve yaklaşık yirmi beş yıl da Ereğli Demir ve Çelik Fabrikalarında çalıştım. İş hayatında mühendis ve yönetici olarak görev yaptığım yılların sonlarına doğru eğitim işlerine de bulaştım ve “Yönetim Becerileri”, “Liderlik” vb. eğitimler vererek “yönetici eğiticiliği” görevini de üstlendim. 2002 yılındaki iktidar değişimi sonrası emekli edildim ve 2003 yılında İstanbul’a döndüm. Freelance çalışarak çeşitli şirketlere eğitim vermeye başladım ve yıllardır uzak kaldığım Darüşşafaka’ya geri döndüm.

Derneğin o zamanlar Nişantaşı’ndaki lokaline gitmekle başladığım “yeniden Darüşşafakalı yıllarım” kısa bir müddet sonra o zamanki Cemiyet yönetimine yönelik yeni bir muhalefet hareketini başlatan gurubu oluşturanlardan biri olmamla hız kazandı. Cemiyet yönetiminden hoşnut olmayanların, yönetimin değişmesi gerektiğini düşünenler ile bu yönde önemli çıkışlar ve çalışmalar yapmış ağabey ve kardeşlerimizin çokluğu bize cesaret verdi.

YDH

Sınıf arkadaşım Osman Osmanoğlu ve Oğuz Uslu, Faruk Uğurlu, Gökhan Özcan, Ümit Kıvman kardeşlerimle “Darüşşafaka Komisyonu”nu oluşturarak faaliyete başladık. Burada önemli bir nokta da şu: İçimizde Gökhan Özcan dışında Darüşşafaka Cemiyeti üyesi olan hiçbir kimse yoktu. Çok kısa bir müddet içinde Darüşşafakalıların çok yakından tanıdığı, başta Beşir Özmen olmak üzere birçok Darüşşafakalının katılımı ile hızla çoğaldık ve güçlendik. “Darüşşafaka Komisyonu” da bu gelişmeler doğrultusunda “YDH’ya – Yeniden Darüşşafaka Hareketi”ne dönüştü. 2006 seçimlerini az bir farkla kaybeden YDH listesi, 2007 yılında başarılı olarak yönetime geldi.

Bu konuyu burada kesmemde yarar var çünkü yazmaya kalksam en azından 8-10 sayfa tutar. Bu çalışmanın içinde yer almış ve Zekeriya Ağabeyin Cemiyet Başkanı olmasını sağlayanlardan biri olmamı, hayatımda yaptığım en doğru işlerden biri olarak görüyorum.

Sürdürülebilir mali yapıyı kurmalıyız

Mali durum, alınmış bunca önlem ve sağlanan birçok iyileştirmeye rağmen hâlâ önemini koruyor.

Bugün Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulunda yer alanlardan biriyim. 2007 yılından bu güne Cemiyetin çok önemli başarılar elde ettiğine ve doğru işler yapmış olduğuna inanıyorum. Amma.… hâlâ alınması gereken çok yol var. Mali durum, alınmış bunca önlem ve sağlanan birçok iyileştirmeye rağmen hâlâ önemini koruyor. Darüşşafaka’nın sürdürülebilirliği hâlâ en önemli gündem. Bağışlar konusunda çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Vasiyet bağışlarında önemli gelişmeler sağlandı ama Darüşşafaka’nın gelir kaynaklarının neredeyse tamamen bağışlara dayanması bana ve birçok Darüşşafakalıya pek sağlıklı gelmiyor.

Darüşşafaka’nın yeni açılımlarla bilinirliğini arttırmaya, sürekli gelir getirecek kaynaklara ve bunları sağlayacak yeni projelere, yeni atılımlara ihtiyacı var. Bunu sağlayabilecek bilgi birikimi, deneyim ve potansiyel de Darüşşafakalılarda var. Zaman böyle bir girişimi başlatma zamanı. Elbette yeni projeler, yeni atılımlar Darüşşafaka Cemiyeti yönetimi tarafından hayata geçirilecek ama bu konuda tüm Darüşşafakalıların aklı, önerileri, katkı ve katılımları gerekiyor.

ök/fa Haziran 2015

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.