30 Ocak 2020’de kaybettiğimiz Yavuz Şeremetoğlu (DŞ 62) abiyi geç tanıdım. Özelliklerini bilmediğim için de başta iletişim zorlukları yaşadım. Hoşuna gitmeyen şeyleri bazen doğrudan ve babacan, bazen de sert şekilde söylediğini deneyimle öğrendim. Hele konular Darüşşafaka’yı ilgilendiriyorsa, diyalog daha da canlı oluyordu 🙂 Daçka ile ilgili eylem ve projeler hep aklını meşgul ederdi. Mesela Darüşşafaka Ayhan Şahenk Spor Salonu’ndaki emeği geçmiş Darüşşafakalı sporcuların isimleri/flamaları için düşüncelerini söyler, bir an önce çözülmesini isterdi, her zamanki cömertliği ile de masrafları karşılayacağını vurgulardı. Bu konuyu geniş kapsamlı bir proje haline getirdik, salonun duvarlarını da kapsayan bir uygulama hazırlığı yaptık. Projeyi kendisine göstermek için defalarca telefon ettim, ulaşamadım, hastalığı nedeniyle yanıtlayamamış olduğunu sonradan anladım. Maalesef proje uygulamaya geçmeden görüşemedik ve aramızdan ayrıldı. Şimdi DAŞSSalonu duvarlarındaki görsel uygulamaların ve salondaki flamaların bir bölümü Yavuz abimizin de istekleri doğrultusunda yapılmış oldu. Unutmayacağımız çok sayıda katkısından biri...

Yavuz abiyi anmaya Zekeriya Yıldırım (DŞ 62) abimizin vefat sonrası yazdığı yazıyla başlıyoruz. Türkiye’nin en iyi spor tarihçilerinden biri olan Fethi Aytuna’nın (DŞ 80) vefattan iki ay önce yaptığı söyleşiden oluşturduğu yazı ile devam edip, Davut Ökütçü’nün (DŞ 65) anma notuyla sonlandıracağız.

Yavuz abiye sevgi ve selamlarımızla…

ök, 30 Ocak 2022

YAVUZ ŞEREMETOĞLU ANISINA

Eğitimde  fırsat eşitliğinin öncü kuruluşu Darüşşafaka’da 1955 yılında efsanevi Başkanımız Fettah Aytaç önderliğinde İngilizce ağırlıklı kolej eğitimine geçilmesiyle yeni bir dönem başlıyordu. İşte o yıl, küçük yaşlarda uğradığımız bahtsızlığa karşın Darüşşafaka’nın açtığı pencereden süzülen Yavuz ve biz arkadaşları için de yeni bir dönem başlıyordu.

Hayata tutunmamız, kendimizi geliştirmemiz için Darüşşafaka eğitiminin kazandırdığı donanımlara yeni dönemde İngilizcenin eklenmesi bizi yaşam boyu daha da güçlü kıldı. Darüşşafakalı olmanın özünde olan kardeşlik, sevgi, saygı, dayanışma, sorumluluk  ve vefa duygularıyla yoğrulduk. Başta Nazıma Antel olmak üzere eğitim dünyasında tanınan, ders kitapları yazan çok saygıdeğer öğretmenlerimiz oldu. Yurt dışından  katılan yabancı öğretmenler de Darüşşafaka Ailesinin  bir parçası oldular. Hep saygıyla andığımız öğretmenlerimiz, yöneticilerimiz ve belletmenlerimiz akademik yanımızı geliştirmenin yanında  kişisel ve sosyal gelişmemizde de rehber oldular.

Darüşşafaka’nın basketbolde efsaneleştiği okul yıllarımızda Yavuz’un  kaptanlığını yaptığı takımımız İstanbul Yıldız Takımları şampiyonu oldu. Aslında başka spor dallarında da yeteneğini konuşturuyordu. Ama O  basketbolü seçti, yaşamı boyunca Darüşşafaka basketbolunun içinde kaldı. Oyuncu oldu, antrenör oldu, başkan oldu.

Maalesef okul yıllarında yine Darüşşafaka’da okuyan kardeşi Yılmaz’ı kaybetmenin derin acısını yaşadı.

Darüşşafaka sonrası ikimiz de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini kazandık. Yavuz devam etmek istemedi, ben devam ettim. O sırada Ereğli Demir Çelik Fabrikalarının inşaatını üstlenen Amerikan şirketi Morrison Knudsen’de İngilizcesi sayesinde iş buldu.Yaz tatili gelince sınıf arkadaşlarını da çağırdı, yedi  arkadaş o yaz Amerikalılara tercümanlık yaptık, ertesi yılı yedekleyecek parasal birikimimizle Ereğli’den döndük.

Yavuz Ereğli dönüşü İktisat Fakültesine devam ederken basketbol efsanesi Yalçın Granit Ağabey’in işyerinde  muhasebe ve finans işleri sorumlusu olarak çalışmaya da başladı.

Hepimiz hayatta değişik roller aldık. Yavuz çalıştığı için Fakülteyi geç bitirdi,  o günlerin koşulları içinde bir Darüşşafakalı için zor bir seçim yaptı. Girişimci ve sanayici oldu. İlham kaynağı da Yalçın Granit Ağabeyimiz oldu sanıyorum.

Başarılı bir işadamı olmanın yanında aşk ile bağlı olduğu Darüşşafaka hep yaşamının bir parçası oldu.Spor Kulübünün yanında Cemiyet Yönetim Kurulu üyeliği de yaptı, Darüşşafaka’ya maddi ve manevi destek olma duygu ve sorumluluğunu  hiç kaybetmedi.

2007 yılında ben Cemiyet Başkanı, Yavuz da Spor Kulübü Başkanı olmuştu. Her iki cephede ciddi mali sorunlar vardı. Çok şükür el ele verek o zor günleri aştık. Güzel bir anı da kaldı o günlerden.

Darüşşafaka’nın İstanbul’da okullararası küçükler kategorisinde oynayan basket takımı Kayseri’de oynanacak final grubuna kalmış, sonrasında  final maçını Bilfen ile oynamaya hak kazanmıştı. Yavuz, ben, eşim Uğurtay final maçında Kayserideydik. Maalesef son saniye basketi ile şampiyonluğu kaçırdık. Ama o gün MVP seçilen, bugün Darüşşafaka basketbolünün yeni sembolü  Doğuş Özdemiroğlu’nu kazanmış olduk.

Darüşşafaka kardeşliğimiz hiç bitmedi. Bu kardeşliğin içinde her zaman sevgi oldu. Son sınavımı  verdiğimi öğrendiğim günün akşamı İktisat Fakültesi’nden mezuniyetimi baş başa kutlamamız  hoş bir anı olarak kaldı. Fırsat buldukça sınıf arkadaşlarını bir araya getirmeyi severdi. Yalnız sınıf arkadaşları ile değil farklı nesillerden Darüşşafakalılarla yemek sohbetlerinde bir arada olmaktan da büyük zevk alırdı. Bu yemekler Onun için adeta bir hoby idi.

Bu arada gençlik yıllarımızda annesi Ayşe Hanım Teyze’nin bize gösterdiği sevgiyi, anlayışı, hoşgörüyü unutmam mümkün değil.

Her ailede olduğu gibi kardeşler olarak zaman zaman küstüğümüz, birbirimizi üzdüğümüz günler olmadı değil. Bunlar çoğunlukla hepimizin ortak değeri Darüşşafaka üzerindeki tartışmalardan, çözüm seçeneklerinden  kaynaklanıyordu. Ama ne olursa olsun birlikteliğimizi kaybetmedik.

Sınıf Arkadaşları olarak; Darüşşafaka Ailesine, Cemiyetinden, Spor Kulübüne, Darüşşafakalılar Derneğine, basketbol takımına, Yavuz Şeremetoğlu kardeşimize son yolculuğunda  gösterdiği vefa, sevgi ve saygı için  şükranlarımızı sunuyoruz.

Sevgili Kardeşimizin  nurlar içinde, huzur içinde uyumasını diliyoruz, Allahtan  rahmet diliyoruz. Geride bıraktığı evlatları Okan’a, Hakan’a, Aile yakınlarına, hep yanında gördüğümüz vefakar yardımcıları Recep’e ve Ömer’e sabırlar diliyoruz.

 Zekeriya Yıldırım, 25 Mart 2020

Darülaceze değil Darüşşafaka

1944 Bolu doğumluyum. İlkokulu Bolu’da okudum. Sonra Darüşşafaka imtihanlarına girdim… Babamı yedi yaşında kaybettim. Gençti. Normal görev yerine gidiyor, oturuyor sandalyesine, evraklarını çalışacak, hop başı düşüyor. Beyin kanaması diyorlar. Tabii o devirlerde beyin kanaması derken neyi kastediyorlar, literatürünü bilemediğimiz için böylece beyin kanaması deyip gömdük. Aile biraz eşraftan biraz memur ama babam memurdu.

Darüşşafakalı bir Bahattin Sipahioğlu vardır, Bolulu. O Bolu Gençlik’te futbol oynardı. Ben de giderdim dördüncü, beşinci sınıfta Bolu Gençlik antrenmanlarına. İyi de oynardım. Severlerdi de beni küçükken. O kafama soktu benim, Darüşşafaka’yı bilmiyordum ben. 1955’te girdim Darüşşafaka’ya; bu söylediğim demek ki 1953-1954 seneleri, o benim kafama soktu. Birlikte gittik kaydımı yaptırdık, eve bir şey söylemedik. Sonra Darüşşafaka’dan imtihana kabul belgesi geldi. Postacı evde kimseyi bulamamış, kapıdan kağıdı atmış. Annem eve giriyor, onu görüyor. Onun Darülaceze’den bir çağrı olduğunu zannediyor. Bir eve geldim, annem sırılsıklam ağlıyor. Ondan sonra şu dedik, bu dedik. Bir halam vardı, İstanbul Kız Lisesi mezunu; o geldi. Sonra Bahattin ağabey geldi, anlattılar anneme. Burası Darüşşafaka’dır, Darülaceze’yle bir alakası yoktur,” diye. Tabii annemin kafasına takılıyor; Bolu’dan kalkacaksın, İstanbul’a gideceksin, orada yatılı okuyacaksın.

Bu kardeşim Yılmaz. Kardeşim de girdi Darüşşafaka’ya, o da muvaffak oldu. Üç sene okudu. Bolu’da trafik kazasında hayatını kaybetti (Yılmaz Şeremetoğlu, DŞ 1957-60).

Topla ders arasında denge

Evet, Darüşşafaka’da ilk kolej eğitimi bizde başladı, 62’de ilk kolej mezunları biz olduk. İki defa son sınıf olduk çünkü bizim üstümüzdeki sınıf her zaman boştu. Biz hazırlığa girdiğimiz zaman orta bir boştu. Biz orta bire geçince orta iki boştu. Biz 10. sınıfa gelince 11. sınıf boştu. Ben hazırlığı bir sene okudum. Biliyorsun onun iki kademesi var: 7 ve üzeri alanlar bizim devrimizdeki kuralı söylüyorum direkt geçerdi; 5-7 alanlar hazırlık ikiye kalırdı, 5’ten düşük alanlar da hazırlık ikiye kalmak için bütünlemeye girerdi. O zamanki kural buydu. Sınıf atlayanlardan biri de bendim. Yani muvaffak olanlardan ve direkt orta bire başlayanlardan biri de bendim. Ben zaten Darüşşafaka’yı hiç ikmale kalmadan bitirdim. Hem top oynuyordum, hem derslerimi halledebiliyordum. İkisinin dengesini kurabiliyordum.

Futbol yasağı sayesinde basketbolla tanıştım

Darüşşafaka’ya girer girmez hemen basketbolla tanıştım çünkü küçüklere futbol oynamak yasaktı. Önder de (Minik Önder lakaplı milli basketbolcu Önder Okan, DŞ 1955-57) ben de, bir kaç arkadaş hep top meraklısıyız. O şekilde, bu şekilde topla iletişim kurduk tekrar. 56 senesinde bizi Silivri’de kampa götürdüler. Ben de o kampa gittim. Önder’le sınıf arkadaşıyız, o hazırlık ikiye kaldı. Hazırlık ikiden sonra da maalesef atıldı. Atıldıktan sonra ben onunla olan arkadaşlığımı kesmedim, Karagümrük Ortaokuluna gider gelirdim, o da bize gider gelirdi. Onun müsamerelerine giderdik, o da bizimkine gelirdi. Yani biz birbirimizle olan irtibatı kesmedik. Müjdat Gezen’le sınıf arkadaşıy, benim de o zaman onunla merhabam vardı.

Bu da yıldız takımımız. Şampiyon olduk o sene, İstanbul şampiyonu… (DSK Yıldız takımı 1959-60 sezonunda İstanbul şampiyonu oldu.)
Ben 9 numarayım, Önder 7, Erdinç 8, Altan 12; 6 numaralı formayı giyen de dışarıdan bir arkadaşımız . 

Okul takımının başından itibaren hep kaptanıydım. Yıldız takımının kaptanı Önder’di. Fakat okul basketbol takımının ortaokulda olsun, lisede olsun hep kaptanı bendim. İlk biz şampiyon olduk, bizden üç ay sonra A takımı şampiyon oldu. Biz yıldızlarda şampiyon olduk, bütün A takımı soyunma odasına doldu. Üç ay sonra da onlar şampiyon oldu. Ben iyi futbol da oynuyordum. Sarıgüzel’den geldiler, ‘Bizde de oynar mısın?’ dediler. Haftasonları basketbol olmadığı zaman gidip futbol oynuyordum. Sarıgüzel semtin takımı. Futbolda forvet oynardım.

O eski salon küçük de olsa bir nimetti

Biz hazırlık ikideyiz. Galatasaray Lisesi’nden gelip bize bizimle maç yapar mısınız? dediler. Yaparız, dedik. Hazırlıktayız, iki sene topa elimizi sürmüşüz sürmemişiz, ondan sonra forma da yok bizim bedenimize uygun. Cemalettin Pekol diye bir belletmenimiz vardı, gitti Çarşamba’dan atlet aldı. O atletleri yatırdık, patatesi kestik, ondan numara yaptık. Şimdi o numaraları yaparken en az dağılanı 9 numaraydı, ben hemen onu aldım. Onun için bütün top oynadığım devrede hep 9 numarayı giydim. Yıldız takımda hocamız Atilla ağabeydi. (Atilla Erten / DŞ 1949) O zaman A takımını Yalçın (Granit) ağabey çalıştırıyordu. O zaman bütün kulüplerde haftada iki-üç gün antrenman yapılırdı. Bizde ayda 28 gün antrenman yapan sporcular vardı. Yalçın ağabey hiç adamı bırakmazdı. Hepsi yurtta kalırlardı. Sabahleyin bir gözlerini açarlardı, Yalçın ağabey yurtta. İki saat antrenman yaptırırdı, ondan sonra giderdi. 30 günün 28 günü… Ki o zaman birçok kulübün antrenman salonu yoktu. Bizim o eski salon küçük de olsa bir nimetti. A takımı mesela, set çalışmaları yapma için orası hem dar, hem pota alçak. Çare, çare, çare dediler. En sonunda salonun ortasına normal ebatta bir yarı saha yaptılar. Bütün setleri A takımı da, biz de (yıldız takımı) orada çalıştık. O zaman hocalar sete çok bağlıydı, 1 numaralı oyun, 2 numaralı oyun gibi… O zaman da her salonda set yapacak alan yok. Dar ve pota seviyede değil. O yarı sahanın çok faydasını gördük.

A takımında antrenörlük

Ben Darüşşaka’da epey antrenörlük de yaptım, idarecilik de yaptım. Sonra da başkanlık yaptım. Yani hepsinden bir nebze yaptım. Darüşşafaka’da bir gelenek vardı, yıldız takımlarına, genç takımlarına A takımında oynayan, antrenörlüğe nispeten yaklaşık karakteri olanlar, biraz bilenler öğretici olurlardı, antrenör olurlardı. Öyle bir devrede geldik ki, hem önümüzde bir sınıfın boş olması hem de bizden önceki sınıfların birden bire alakanın kopması, kolej şu bu… Onun için bize çok antrenör kalmadı, biz kendi kendimize halletmeye çalışıyorduk. Halbuki Darüşşafaka’da bir gelenek var. Liseyi bitiren gelir ortaokulun antrenörü olurdu. Onların her türlü şeyine koşar. Mesela ben öyleydim. Lise 1, lise 2’de ortaokulun antrenörüydüm.

Biz 70 kişi civarı girmiştik 19 kişi mezun olduk… Hazırlık ikiye kalan da bir 15 kişi desek, yarı yarıya fire verdik. Çok sertti kurallar, diğer okullarda bütün derslerden ikmale kalabilirken, bizde üçten fazla dersten kalınmıyordu.

A takımda oynamadım çünkü

Kendimize güvenemedik, o kadronun içinde olamayacağımızı düşündük ve Yalçın Ağabey’le beraber antrenörlük yaptık. Şimdi biz 62’de mezun olduğumuz zaman Erdinç’e de bana da A takımına gelin dediler. Bize Şişli’de bir ev tuttular. Ben o takımda oynayamam diye ve burs almak için gerçi mektep veriyordu belli bir miktar burs – kalktım Ereğli’ye demir çeliğe çalışmaya gittim. Çünkü takımda üç tane guard vardı; biri Çaça Metin, biri Sedat ağabey (Sedat Erberk – DŞ 1955), üçüncü de ben olacaktım. Benim oynama şansım yoktu. Ben de nasılsa oynamayacağım diye, Darüşşafaka’dan başka bir yer de olmayacağına göre, Ereğli’ye demir çeliğe bir sene çalışmaya gittim. Dönünce Darüşşafaka dağılmıştı, biz gençler tekrar toparlayalım diye uğraştık. İki sene hem oynadım, hem çalıştırdım. Fakat küme düştük. Sergi Sarayı’nda, Fenerbahçe- Galatasaray maçından önce beş bin kişi doluydu Modaspor’la oynadık, yendik. Bütün salon ‘Darüşşafaka!’ diye inledi, herkesi ağlatmışlardı. Yalnız tabii orada düşmemizin sebebi Kadıköyspor’un şike yapmasıydı. Takımın yarısını çıkartmadılar Beykoz maçına, oynatmadılar. Onlar yenilince Beykoz kümede kaldı. Biz çok eksik takımla çıktık. O takım hem beş bin kişinin alkışını aldı, hem de düştü. Ertesi sene devam ettik gençlerle

Burası Ereğli Demir-Çelik. İstanbul’a dönünce orada biriktirdiğim parayla bir sene okudum, sonra da Yalçın ağabeyin yanında işe başladım. Ufak bir boyahanesi vardı.

Yalçın Granit’le çalışma

Beraber A takımını çalıştırıyorduk. Bir gün maçta 17 sayılık bir fark oldu devrede. Çocukları elinizi, yüzünüzü yıkayın diyerek yolladık. Biz de onunla kol kola girdik, dolaşıyorduk. Yanında da Gökmen Barış diye eski bir basketbolcu vardı. O da muhasebecisiydi fakat askere gidiyordu 15 gün sonra. Yalçın abi planlamış kafasında herhalde. İktisat fakültesinde, 1. sınıf 2. sınıfta okuyan, haftanın iki üç günü bana gelebilecek birisi lazım, ne yapacağız? dedi. Benim de niyetim kariyer yapmak, doktora yapmak. Ereğli’ye giderken iktisat fakültesini kazanıp gittim, ilk sene de sınıfta kalmış oldum. İktisat fakültesinin ikinci senesi baraj. Ondan sonraki seneler ömür billah oku. Buluruz ağabey filan dedim. “Sen ne yapıyorsun? diye sordu bilmiyormuş gibi. Ben de iktisat fakültesinde okuyorum” dedim. “Ee sen gel, dedi. Ağabey ben gelemem, dedim. Ben kariyer yapmak istiyorum. Doktora yapacağım, şunu yapacağım. Yok yok gel başla, bu yarım günlük bir iş, dedi. Bir başladık, bir daha fakülteye gitmedim. Hiç gitmedim. İmtihanda gittiğimde sınıfımı bulamazdım. Hademeler kızardı bana. Sabahın 8’inde Bilmem ne amfisi nerede? derdim, üçüncü sınıftayım mesela. Biri derdi ki kafasından Ulan üçüncü sınıfa gelmiş, amfiyi bilmiyor. Demek benimle dalga geçiyor.” O şartlara rağmen bitirdim.

Üniversite yıllarında bu arkadaşlarla yerin altında yaşadık, bodrumda.

Tekne kuma oturunca maçı kaybettik

İsmet ağabeyin (İsmet Kasapoğlu – DŞ 1958) kulüp başkanı olduğu dönem benim de ikinci başkanı olduğum seneler. Antalya’ya, ikinci lige terfi maçlarına giderken (1982) dua ettim içimden. Aman dedim rezil olmayalım ama birinci de olmayalım. Deplasmanlı lig çok büyük masraf demekti, o zaman bütçemiz çok kısıtlıydı. Antalya’da bir olay geldi başımıza, Allahtan bir şey olmadı. Antalya’ya giderken takımda üç tane evli var; biri Ali Kahyaoğlu, biri Ahmet diye bir pivotumuz vardı, biri de ben. Üçümüzün de hanımları Biz de geleceğiz! diye bastırıyorlar. Yetkili benim ama hoca olarak Önder’e sormak durumundayım. Önder’le ayrımız yoktu zaten, ikimizin de kafası tek kafaydı. “Hoca ne yapacağız?” diye sordum. “Olmaz dedi. Ya yapma dedim. Başımıza iş alız,dedi. Ya yapma, başka otelde kalacaklar, dedim. Maçtan maça seyirci gibi gidecekler. Çocuklar bir taraftan, ben bir taraftan ağzından girdik, burnundan çıktık, razı ettik. Ben bu üçünü de aldım, uçakla gönderdim. Biz otobüsle gidiyoruz. Biz takım için küçük bir oteli kapattık, sezon da müsaitti zaten. Talya Oteli’nde yer ayırttık hanımlara. Biz de çocuklarlayız. Hiç tabii haberleri yok. Maça geliyorlar, alkış alkış. Üçümüzün de aynı yaşlarda birer oğlu var. Bir gün dediler ki hanımlar, “Ya bu rakip çok zayıf. Talya’nın tekne gezisi var, biz ona gitmek istiyoruz. Gidin dedik. Bunlar gittiler. Tekne gezintisi saat dört gibi bitecek. Saat üç oldu, dört oldu, beş, altı Yok bunlar. Orayı ara, burayı ara, bulamıyoruz. En sonunda gece 2’ye kadar uykusuz kaldık. Çocuklara Yatın! diyorum. Bırak o üç kişiyi, öbürleri de uyumuyor. Bütün takım uykusuz kaldı, aşağı yukarı da ana etken benim. Ben hocayı dinlesem orada… Bir tecrübe. Diyeceksin ki, diğer takımlarda bunlar olmuyor mu? Herkes eşini götürdü. Ama hoca bunları ısrarla söyledi. Biz daha o ayarda değiliz demek istedi herhalde. Valiyi kaldırdık, şu bu, biz saat 4’te bunlara kavuşabildik. Ertesi gün de maçı kaybettik. Gitmiş o tekne kuma oturmuş. O devirde cep telefonu filan yok tabii.

Kulüp yönetiminde üçlü bir komiteydik: Çetin Ağabey, ben, Ali Kahyaoğlu. Çetin Berkmen yurtdışında ise veya toplantıya gelmiyorsa, onun oy hakkı benimdi.

Nedret abi

Öğrenciyken A takımın maçlarına götürürlerdi bizi. Zaten yıldız takımında oynadığımız için serbest giriş kartımız da vardı. Gider, girerdik. Türkiye şampiyonu olan o kadroyu, hepsini seyrettik. Bütün basketbolcular da ağabeyimdi. Hepsiyle çok iyi ahbaplığım vardı, bilhassa Nedret ağabeyle (Nedret Uyguç – DŞ 1958) ömür boyu sürdü.Nedret bana göre zamanının en iyi pivotuydu. Boyu 1.96 idi ama iki metrelik Ünal’larla, Tuncer’lerle mücadele eder, çatır çatır döverdi potanın altında. Çok klas bir adamdı fakat çalışmayı çok sevmezdi. Zaten Türk sporcusunda, o devirdeki kabiliyetli Türk sporcusunda idman yapma hevesi yoktu, zorla idman yaptırırsın. En klasa zor yaptırırsın bunu. Yoksa çok kabiliyetli bir insandır, çok harika maçları vardır. Avrupa Karması’na çağrılan ilk Türk basketbolcusudur. Bir gün ikimiz beraber Cağaloğlu yokuşunu çıkıyoruz, karşıdan da Necmi Tanyolaç geliyor, Tercüman’ın spor müdürü. Tebrikler, Nedretcim! dedi, Sağ ol, abi!dedi, yürüdük. Niye tebrik etti ki bu?” diye sordum. Avrupa karması dedi. Yahu insan bir söylemez mi? Bu kadar da mütevazılık olur mu yahu? Bana söylemeyeceksin de kime söyleyeceksin? dedim. Çok değişik huyları vardı, çok asabiydi fakat korkunç dürüst bir insandı. Nedret’i öz ağabeyim gibi severdim. Çok cezalar aldı, rakipleri yüzünden. Yani bizim Minik Önder bile ona ceza aldırdı. Maç kritik bir safhaya gelince Nedret ağabeye bulaşmış. Ben seyretmedim o maçı. Maçın devamı da soyunma odasında var. Yani dünyanın cezasını aldı. Çok ceza canım; hakemden olsun, karşı tarafın oyuncularından olsun…Hep ceza alıyordu.

Ve diğerleri…

Haşim Ülkü Yakın Kastamonu Lisesinden gelmişti. Geldiği zaman çok iyi basketbol bilmiyordu. Sadece zıplama kabiliyeti vardı. Sonradan basketbolcu oldu. Kastamonu Lisesinden Darüşşafaka’ya elinden tutup getiren Turan Çelik’tir. Turan Çelik dediğin adam milli takımlarda Yalçın ağabeye yardımcı antrenörlük yaptı. Dursun ağabeyin (Dursun Açıkbaş – DŞ 1956) savunması çok iyiydi. Şengün Kaplanoğlu hiçbir maçtan iki haneli sayı olmadan çıkmazdı. Yani en az 10 atacak. 10 sayılmaz, ona 20 atacak diyelim. 10 sayıyı bulamazdı bizim maçlarda. Dursun bir yapıştı işi bitti. O da çok dürüst. Çaça Metin de Darüşşafaka deyince başka türlü oluyor tabii. Ne olursa olsun, Çaça Metin de Darüşşafaka’yı çok sever. Bir de Halit Keskinpala vardı, hep göbekten, göbekten şut sokardı. O zamanlar üçlük atış olsa sayı kralı olurdu.

Çocukluğumda Fenerbahçe’yi tutardım ama şimdi bak evimde Darüşşafaka bayrağı asılı. Sen geliyorsun diye asmadık yani. Aynı kompozisyon Bodrum’daki evde de böyle terasta var.

Yavuz abimizi anmayı Davut Ökütçü’nün (DŞ 65) satırlarıyla sonlandıralım:

Okul döneminden nerdeyse 40 yıl sonra tekrar Yavuz abi ile karşılaşmam ve sıkça görüşmelerimiz Darüşşafakalılar Derneği Başkanlığına seçildiğim yıllara denk gelir. Hangisi olursa olsun, Cemiyet, Spor Kulübü, Dernek – tüm Darüşşafaka kurumlarının yanındaydı. Sıcak ilgisini, maddi ve manevi cömert desteğini hiç esirgemedi. Kurumlarının dışında Darüşşafaka ve Darüşşafakalılara dostluğuyla herkesin gönlünde yer edinmişti. Spor Kulübünün en zor zamanlarında kulübe başkanlık, liderlik etti.

Zaman zaman Yavuz Abinin ofisinde, zaman zaman da Iktisadi Kalkınma Vakfındaki benim ofisimde dar bir grupla bir araya gelir, Darüşşaafaka’nın daha iyiye gitmesi için neler yapılabileceğini tartışırdık. Çarşambaları Halit Ziya Yılmayan-Cihat Örge lokalinin müdavimleri arasında yer alıyordu. 2004’te Halit Ziya ağabeyin 84’üncü yaş gününü kutlamak için bir araya gelmiştik. Yaş günü pastası, çiçeği ve ağabeylerinin sevdiği her türlü içki/içecek gene Yavuz abi tarafından sağlanmıştı. Ben Halit Ziya Ağabey’e Dernek adına gümüş tabağı takdim ederken İhsan Devrim (DŞ’38) yanı başımızdaydı. Yavuz ağabey de halk çalgılarını muhteşem çalan Bulut Buharalı ile sohbete dalmıştı. O gün yemekten sonra Yavuz abinin sağladığı minibus ile “yaşlı takım”ı Miniatürk’te tarihi binamızın maketini izlemeye götürmüştüm.

Darüşşafaka’da okuduğum yıllarda daha çok üst sınıflardan dostluklar kurdum. Özellikle 62’liler sınıfından Ali Kadri Arsın, Rifat Akal, Yavuz Şeremetoğlu, 63’lülerden Mehmet Beyazova, Seyfi Karabaş, Yaşar Yeşilçay gibi isimler ilk aklıma gelenler. Bu kaynaşma sonucu, 62’lilerin Uludağa yaptığı gezide onların arasına  küçük sınıftan kabul edilen tek orta son sınıf öğrencisi olarak bendim. O yıl sınıf arkadaşım, Yavuz abinin küçük kardeşi Yılmaz bizim sınıfta okuyordu. O yaz Yavuz abi kardeşini bir trafik kazasında kaybetmenin acısını yaşadı.

Onu tanımak şanstı…

Yavuz abimiz kendini öne çıkarmadan hep Darüşşafaka için düşünen bir yürekti, kalplerimizde yaşamaya devam edecek…

Davut Ökütçü, Mart 2020

Notlar:

1.Yavuz abi ile Fethi Aytuna’nın görüşmesi 15 Kasım 2019’da Yavuz Şeremetoğlu’nun Levent’teki evinde yapıldı.

2. Resimler Recep Özbey’in sağladığı Yavuz abinin albümlerinden edinildi.

IMG_1092-Buyuk
IMG_1087-Buyuk
IMG_1085-Buyuk
IMG_1090-Buyuk
IMG_1094-Buyuk
IMG_1061-Buyuk
IMG_1074-Buyuk
IMG_1076-Buyuk
IMG_1056-Buyuk
IMG_1079-Buyuk
IMG_1031-Buyuk-1
foto_02-Buyuk-1
foto_05-Buyuk-1
IMG_1038-Buyuk-1
IMG_1046-Buyuk
IMG_1043-Buyuk
IMG_1041-Buyuk
IMG_1040-Buyuk
IMG_1095 (Büyük)
IMG_1097 (Büyük)
IMG_1102 (Büyük)
IMG_1105 (Büyük)
IMG_1118 (Büyük)
IMG_1119 (Büyük)
IMG_1121 (Büyük)
IMG_1123 (Büyük)
IMG_1134 (Büyük)
IMG_1137 (Büyük)
IMG_1143 (Büyük)
IMG_1145 (Büyük)
IMG_1150 (Büyük)
IMG_1154 (Büyük)
IMG_1171 (Büyük)
IMG_1182 (Büyük)
IMG_1197 (Büyük)
IMG_1201 (Büyük)
IMG_1205 (Büyük)
IMG_1208 (Büyük)
IMG_1210 (Büyük)
IMG_1222 (Büyük)
IMG_1233 (Büyük)
IMG_1238 (Büyük)
IMG_1259 (Büyük)
IMG_1261 (Büyük)
IMG_1263 (Büyük)
IMG_1264 (Büyük)
IMG_1271 (Büyük)
IMG_1275 (Büyük)
IMG_1276 (Büyük)
IMG_20191115_170609 (Büyük)
previous arrow
next arrow